Yaşlı Ağaç Masalı

Mine Kaya 22 Okuma Süresi: 7 dk Masal Oku
Yaşlı Ağaç Masalı

Geniş bir vadinin kenarında, kuşların sabahları ilk şarkıyı söylediği yerde, kocaman bir yaşlı ağaç yaşardı. Gövdesi öyle kalındı ki iki kişi el ele tutuşup sarılsa bile ancak yarısını çevreleyebilirdi. Dalları gökyüzüne doğru uzanır, yaprakları yazın gölge, sonbaharda altın bir halı olurdu. Çevredeki herkes ona farklı bir isim takmıştı: Kimi “Koca Çınar” derdi, kimi “Bilge Ağaç.” Çocuklar ise en çok “Masal Ağacı” demeyi severdi; çünkü rüzgâr estiğinde yapraklar sanki fısıldar, fısıltılar da masala dönüşürdü.

Bu vadide, küçük bir köy vardı. Köyün en meraklı çocuğu, Elif adında bir kızdı. Elif, her şeyi sorardı: “Bulutlar neden yürür?”, “Karıncalar nereye gider?”, “Ay geceleri üşür mü?” Annesi bazen gülerek, bazen de şaşkınlıkla cevap verirdi. Fakat Elif’in bir sorusu vardı ki kimse tam cevaplayamıyordu: Yaşlı ağaç neden bazen hüzünlü görünüyordu?

Bir gün, Elif okuldan dönerken ağacın altına oturdu. Çantasını kenara koydu, yapraklara baktı. Rüzgâr hafifçe esince yapraklar birbirine sürtündü; “şşşş” diye bir ses çıktı, sanki biri sus işareti yapıyordu. Elif gözlerini kocaman açtı, ağaca doğru eğildi.

"Merhaba yaşlı ağaç. Bugün biraz yorgun mu görünüyorsun?"

Rüzgâr bir an durdu. Yapraklar kıpırdamadı. Sonra, dallardan bir kuş havalandı, uzaklaştı. Elif yine de bekledi. O sırada, gövdenin en altındaki kabukların arasında küçük bir çatlak fark etti. Çatlağın içinden, çok ince bir ses sızdı.

"Merhaba… küçük adım."

Elif’in kalbi hızlı hızlı atmaya başladı. Etrafına bakındı; kimse yoktu. Ses kesinlikle ağaçtan gelmişti.

"Sen… konuşuyor musun?"

"Konuşurum. Ama herkese değil. Soranlara."

Elif’in yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi. Bu, onun hayatında duyduğu en güzel cümlelerden biriydi.

"Ben sorarım! Hep sorarım. Peki… neden bazen hüzünlü görünüyorsun?"

Yaşlı ağaç iç çekti; tabii ağaçlar iç çekerken hava değil, yapraklarının arasındaki rüzgâr değişirdi. Yapraklar bir an titredi.

"Çünkü hatırlarım."

"Neyi hatırlarsın?"

"Çok şeyi. İlk fidan olduğum günü. İlk yağmurumu. İlk kuş yuvasını. Ve… kaybettiklerimi."

Elif, “kaybettiklerimi” kelimesini duyunca sessizleşti. Kayıp, çocukların bile kalbini bir an ağırlaştıran bir sözcüktü.

"Kimleri kaybettin?"

"Bir zamanlar dallarımın arasında bir salıncak vardı. Her gün bir çocuk gelir, gülerdi. Sonra büyüdü, gitti. Bir başka çocuk geldi. O da büyüdü, gitti. Ben burada kaldım. Kalan olmak… bazen ağırdır."

Elif’in boğazı düğümlendi. Çünkü o an, yaşlı ağacın yalnızlığını ilk kez gerçekten hissetti. Elif taş gibi sessiz kalmadı; aksine, konuşmak istedi. Çünkü bazı duygular, konuşunca hafiflerdi.

"Ben gitmeyeceğim… yani, bugün gitmeyeceğim. İstersen yanında oturabilirim."

"Otur. Gölgem senin olsun."

Elif, ağacın gövdesine yaslandı. Gövde sıcaktı; güneşten değil, sanki içinde sakladığı anılardan ısınmıştı.

Tam o sırada, Elif’in arkadaşı Mert koşarak geldi. Üzerinde toz, dizinde küçük bir çizik vardı.

"Elif! Seni her yerde aradım. Ne yapıyorsun burada tek başına?"

Elif bir an tereddüt etti. Ya yaşlı ağaç Mert’le konuşmak istemezse? Ya bu sır sadece ona aitse? Ama ağaç, yapraklarını hafifçe kıpırdattı; sanki “anlat” diyordu.

"Mert, bu ağaç konuşuyor."

Mert kahkaha attı.

"Hadi canım. Ağaç mı konuşur?"

Elif dudaklarını büzdü, ciddileşti.

"Ben duydum. İstersen sen de sor."

Mert bir adım yaklaştı, gövdeye baktı. İlk kez, bu ağacın ne kadar büyük ve eski olduğunu fark etti. Parmaklarıyla kabuğa dokundu.

"Eğer konuşuyorsan… şey… merhaba."

Rüzgâr hafifçe esti. Bu kez ses daha net geldi.

"Merhaba koşan çocuk."

Mert’in gözleri fal taşı gibi açıldı.

"Vay canına! Gerçekten konuşuyorsun!"

Elif, “gördün mü” der gibi baktı. Mert heyecanla eğildi.

"Peki… ne konuşuyorsun? Kuşlarla mı?"

"Kuşlarla, rüzgârla, yağmurla… ve bazen çocuklarla."

Mert’in yüzü bir anda yumuşadı. Çünkü “bazen” kelimesi, bu konuşmanın kıymetli olduğunu anlatıyordu.

"Elif dedi ki hüzünlüsün. Neden hüzünlüsün? Biz gülünce sen de güler misin?"

Yaşlı ağaç yine o derin iç çekişini yaptı.

"Gülüşünüz yapraklarımda dolaşır. Ama hüzün… köklerimde saklıdır."

Elif hemen atıldı.

"Hüzün köklerde saklıysa, biz köklere kadar iner, onu çıkarabilir miyiz?"

Ağaç bir an sessiz kaldı. Sonra, çok yavaş konuştu.

"Her hüzün çıkarılmaz. Bazısı kalır. Ama… paylaşılırsa hafifler."

Mert yere oturdu, ellerini dizlerine koydu.

"O zaman paylaş. Ne oldu? Ne kaybettin?"

Yaşlı ağaç, sanki çok uzun zamandır bu soruyu bekliyormuş gibi konuşmaya başladı.

"Bir zamanlar burada küçük bir dere vardı. Köklerim o dereden su içerdi. Balıklar sıçrardı, çocuklar taş sektirirdi. Sonra dere kurudu. İnsanlar başka yere su taşıdı, burada sessizlik kaldı. Ben suyu bulurum yine… ama dereyi özlerim."

Elif’in gözleri doldu. Çünkü dere kuruyunca, sadece su gitmezdi; ses de giderdi, oyun da giderdi.

"Peki geri getiremez miyiz?"

"Su geri gelebilir. Ama önce niyet gerekir."

Mert hemen yerinden fırladı.

"Niyet bizde! Ne yapacağız? Kovalara su mu taşıyacağız?"

Ağaç, sanki gülümsemiş gibi yapraklarını oynattı.

"Kova, iyi bir başlangıç. Ama dere olmak için sabır gerekir. Toprak suyu tanımalı."

Elif düşündü. Sabır… o kelime bazen büyüklerin dilinde ağır bir taş gibi dururdu. Ama Elif sabrı, küçük adımlarla yapılan bir iş gibi hayal etti.

"Biz her gün biraz su taşısak? Toprak her gün biraz su görse?"

"O zaman toprak hatırlar."

Mert’in gözleri parladı.

"Yarın başlıyoruz!"

Ertesi gün, Elif ve Mert yanlarına küçük kovalar aldı. Köyün çeşmesinden su doldurdular, vadinin kenarına koştular. Yaşlı ağacın köklerinin olduğu yere suyu döktüler. Su, toprağa karıştı; toprağın rengi koyulaştı, sanki derin bir nefes aldı. Elif, ağaca bakıp konuştu.

"Bugün bir kova. Yarın bir kova daha."

Ağaç cevap verdi.

"Bir kova, bir umut."

Günler geçti. İlk günler, taşıdıkları su hemen kayboluyordu. Mert bazen homurdanıyordu.

"Elif, bu su sanki sihirli bir delikten gidiyor. Hiçbir şey olmuyor!"

Elif, kovanın kulpunu daha sıkı tuttu.

"Oluyor. Görmüyorsun sadece. Toprak öğreniyor."

Mert başını salladı. Yine de vazgeçmedi. Çünkü yaşlı ağacın sesi, onların içinde bir şeyleri uyandırmıştı: Bir şeyleri onarmak, geri getirmek, bir şeyin yanında durmak.

Bir hafta sonra, yağmur yağdı. Yağmur öyle uzun sürdü ki herkes evine koştu. Elif ve Mert ise yağmurun altında ağacın yanına gitti. Yağmur damlaları yapraklardan süzülüp köklere iniyordu. Toprak çamur oldu. O gece, rüzgâr farklı esti; sanki vadinin bir köşesinde unutulmuş bir şarkıyı arıyordu.

Ertesi sabah, Elif uyanır uyanmaz koştu. Mert’i kapısından çağırdı.

"Hadi! Hemen gel!"

Mert pijamalarıyla bile koştu.

"Ne oldu? Bir şey mi gördün?"

Elif, ağacın yanına varınca yere çömeldi. Parmaklarıyla toprağı işaret etti. İncecik bir su çizgisi vardı. Çok küçük, neredeyse bir gözyaşı kadar… ama akıyordu.

"Bak! Su!"

Mert gözlerini kısarak baktı, sonra heyecanla bağırdı.

"Gerçekten akıyor! Dere geri geliyor!"

Yaşlı ağaç, o an daha canlı görünüyordu. Yaprakları daha parlaktı. Dalları sanki biraz daha yukarı kalkmıştı.

"Toprak hatırladı."

Elif sevinçten gülmek istedi ama aynı anda ağlamak da geldi içinden. Çünkü bu kadar küçük bir su çizgisi bile, büyük bir dönüşün başlangıcıydı.

"Sen artık hüzünlü olmayacak mısın?" dedi Elif.

Yaşlı ağaç bir süre sustu. Sonra, yumuşak bir sesle konuştu.

"Hüzün, benim gölgem gibidir. Bazen uzar, bazen kısalır. Ama siz geldiğinizde… gölgem serinliğe dönüşür."

Mert, ağacın gövdesine sarıldı. Elif de onun yanına geldi. İkisi birlikte sarılınca, yaşlı ağacın kabuğu sanki daha yumuşak hissedildi.

"Biz büyüyünce de geleceğiz." dedi Mert.

Elif hemen ekledi.

"Hatta büyüyünce daha çok geleceğiz. Çünkü büyüyünce insanlar bazı şeyleri unutuyor. Biz unutmayacağız."

Ağaç, bu sözleri duyunca yapraklarını daha hızlı kıpırdattı; sanki alkışlıyordu.

"Unutmayın. Çünkü ben de unutmadım."

O gün, derecik biraz daha aktı. Kuşlar yeniden suyun kenarına indi. Bir serçe, suda gagasını ıslattı. Bir kelebek, suyun üstünde kısa bir tur attı. Elif ile Mert, suyun yanında taş sektirdi; taşlar “tak tak” diye ses çıkardı. Bu ses, yaşlı ağacın yıllardır özlediği sesti.

Akşamüstü güneş alçalırken, Elif sessizce sordu:

"Yaşlı ağaç… senin bir isteğin var mı?"

Yaşlı ağaç, uzun uzun düşündü. Sonra şöyle dedi:

"Beni her gün sulamanız gerekmiyor artık. Dere bunu yapar. Ama… bir şeyi isterim."

Mert merakla öne eğildi.

"Nedir? Söyle!"

"Bir gün, buraya bir salıncak asın. Yeni bir çocuk gelsin. Gülüş yeniden dallarımda dursun."

Elif’in gözleri parladı.

"Tamam. Yarın ip buluruz. Tahta da buluruz."

Mert hemen plan yapmaya başladı.

"Ben amcamın atölyesine giderim. Tahta bulurum. Sen de ip getir!"

Yaşlı ağaç, sanki yıllardır ilk kez gerçekten hafiflemişti. Çünkü artık “kalan olmak” sadece beklemek değildi. Kalan olmak, yeni bir şeye yer açmaktı.

O gece, vadinin üstünde yıldızlar parladı. Yaşlı ağaç, rüzgârla fısıldaştı. Elif ve Mert evlerinde uyurken bile, ağaç onları duyuyormuş gibi hissetti: İçlerindeki kararlılığı, küçük adımların büyük sözlerini. Derecik ince ince akmaya devam etti; suyun sesi, sanki ağaca ninni söylüyordu.

Ve ertesi gün, gerçekten bir salıncak asıldı. İlk sallanan çocuk gülerken, yaşlı ağaç sadece gölge vermedi; anılarına yeni bir sayfa ekledi. Yapraklar “şşşş” diye değil, sanki “iyi ki” diye fısıldadı.

Yazıyı Paylaş: