Sihirli Şapka Masalı

Mine Kaya 8 Okuma Süresi: 11 dk Masal Oku
Sihirli Şapka Masalı
TakipciAPP.com.tr

Bir zamanlar, göğe doğru kıvrıla kıvrıla yükselen mor tepelerin arasında, haritalarda bile zor bulunan bir vadi varmış. Bu vadinin adı Pırılya’ymış. Pırılya’da ağaçların yaprakları rüzgâr estikçe sadece hışırdamaz, aynı zamanda incecik seslerle mırıldanırmış. Dereler taşlara çarptığında gümüşten yapılmış ziller gibi tınlar, akşam olunca evlerin bacalarından çıkan dumanlar gökyüzüne kalp şekilleri çizermiş.

Bu tuhaf ve güzel vadide, Mivra adında bir çocuk yaşarmış. Mivra’nın saçları gece mavisi kadar koyu, gözleri ise yağmurdan hemen sonraki gökyüzü kadar parlakmış. Mivra çok meraklı, çok dikkatli ve biraz da içine kapanıkmış. Başkaları kahkahalar atarken o çoğu zaman sessizce etrafı izler, insanların yüz ifadelerini okur, kuşların neden birden sustuğunu düşünür, rüzgârın sesindeki değişikliği fark edermiş.

Mivra’nın annesi örgü örer, babası da tahta oyuncaklar yaparmış. İkisi de Mivra’yı çok severmiş ama Mivra’nın kalbinde kimseye tam anlatamadığı küçücük bir sızı varmış. Ne zaman kalabalık bir yere gitse, konuşmak istese boğazı düğümlenir, söylemek istedikleri uçup gidermiş. O yüzden bazen, “Keşke kelimeler beni bırakıp kaçmasa,” diye iç geçirirmiş.

Bir sabah, Pırılya Vadisi’nde alışılmadık bir sis çökmüş. Sis, yerlere ağır ağır değil, sanki görünmez parmaklarla örülmüş bir dantel gibi inmiş. Mivra, evlerinin arkasındaki eski patikada yürürken yerde yarısı toprağa gömülmüş, yuvarlak metal bir kutu bulmuş. Kutu paslıymış ama üzerinde ay ışığında parlar gibi duran minik semboller varmış: yıldız, kuş tüyü, gülümseyen bir ay ve en ortada bir şapka resmi.

Kutuyu eve götürmek istemiş ama bir şey onu durdurmuş. İçinden bir ses, “Burada aç,” der gibi fısıldamış.

Mivra derin bir nefes alıp kutunun kapağını kaldırmış.

İçinde, lacivert kadifeden yapılmış, kenarı gümüş iplikle işlenmiş, pek zarif bir şapka duruyormuş. Şapkanın tam önünde, göz kırpar gibi parlayan minicik bir taş varmış. Mivra daha dokunmadan şapka hafifçe havalanıp onun başına konmuş.

Bir anda etrafındaki sis altın renkli çizgilere dönüşmüş.

Ve bir ses duyulmuş.

— Sonunda geldin, Mivra.

Mivra korkuyla zıplamış, neredeyse yere düşecekmiş.

— K-kim konuştu?

— Ben. Başındaki şapka. Çok da ürkek görünüyorsun ama kalbin cesur. Bu iyi.

Mivra iki eliyle şapkayı tutmuş.

— Şapkalar konuşamaz!

— Çoğu konuşamaz. Ben çoğu değilim. Benim adım Tılsap.

Mivra’nın ağzı açık kalmış.

— Şapkanın adı mı olur?

— Hem de çok güzel bir adım var. Bana yıllar önce Ay Terzisi verdi. Şimdi fazla şaşırmayı bırak da dinle. Çünkü zaman az, işimiz büyük.

Mivra etrafına bakmış. Kimse yokmuş. Sadece sis, çiğ kokusu ve sabahın serinliği.

— Ne işi? Ben sadece yürüyüşe çıkmıştım.

— Artık çıkmadın. Artık seçildin.

Mivra bu sözü hiç sevmemiş. “Seçilmek” kulağa önemli geliyormuş ama biraz da korkutucuymuş.

— Ben seçilecek biri değilim. Ben… ben kalabalıkta konuşamıyorum bile.

Şapka hafifçe ısınmış, sanki başını okşuyormuş gibi.

— Biliyorum. Zaten seni bu yüzden seçtim. Gürültülü yürekler dünyayı sallar, sessiz yürekler ise dünyayı anlar.

Mivra ilk kez biraz rahatlamış.

O günün akşamı vadide tuhaf şeyler olmaya başlamış. Normalde şarkı söyleyen yapraklar susmuş. Dereler tıngırdamayı bırakmış. Çocukların kahkahaları cılız çıkmış. Fırından yayılan çörek kokusu bile eskisi kadar sıcak hissettirmemiş. Sanki bütün vadi görünmez bir üzüntü örtüsüne sarınmış.

Kasaba meydanında herkes endişeyle konuşuyormuş.

— Kuşlar neden göç etmiyor?

— Sabah çiçekler açmadı!

— Renkler bile soldu sanki…

Mivra olanları duydukça ürpermiş. Eve dönünce kapısını kapatmış, yatağına oturmuş ve fısıldamış:

— Tılsap… bunlar senin dediğin işle mi ilgili?

Şapka karyolanın direğine asılı olduğu yerden cevap vermiş.

— Evet. Pırılya Vadisi’nin neşesi çalınıyor.

— Neşe çalınır mı?

— Hem de en sinsi şekilde. Bir yudum cesaretten, bir tutam sevinçten, iki damla umuttan… Böyle böyle koca bir vadi sessizleşir.

Mivra’nın boğazı düğümlenmiş.

— Kim yapıyor bunu?

— Gölgelik Düzlük’te yaşayan Karanbul adında bir gölge büyücüsü. Bir zamanlar o da neşeliydi. Ama kalbindeki kırgınlıkları öyle büyüttü ki sonunda başkalarının sevincine dayanamayan biri oldu.

— Peki neden?

— Çünkü kendi acısını iyileştirmek yerine herkesi kendisi gibi mutsuz etmeye çalışıyor.

Mivra pencereye bakmış. Ay, bulutun arkasından yarım yüzle görünüyormuş.

— Ben ne yapabilirim ki?

— Beni takıp Üç Duygu Yolu’na çıkacaksın. Cesaret Işığı’nı, Şefkat Damlası’nı ve Gerçek Kahkaha’yı bulacaksın. Bunları birleştirirsen vadiyi koruyan eski çanı yeniden çaldırabiliriz. O çan çalarsa Karanbul’un gölgeleri çözülür.

Mivra uzun süre sessiz kalmış.

— Ya başaramazsam?

— O zaman denemiş olursun. Ama denemezsen Pırılya tamamen susar.

Bu söz Mivra’nın içine taş gibi oturmuş. Korkuyormuş, evet. Ama vadinin sessizleşmesi düşüncesi daha da korkunçmuş.

Ertesi sabah minik sırt çantasını hazırlamış. Annesi ona tarçınlı çörek koymuş, babası da küçük tahta bir düdük vermiş.

Annesi gülümsemeye çalışmış.

— Bugün biraz dalgın görünüyorsun, Mivra. Her şey iyi mi?

Mivra annesine sarılmış. İçinde hem korku hem sevgi kabarmış.

— İyiyim. Sadece… biraz cesarete ihtiyacım var.

Babası onun omzuna dokunmuş.

— Cesaret korkmamak değildir. Korksan da doğru adımı atabilmektir.

Mivra bunu duyunca gözleri dolmuş. Tılsap hafifçe ışıldamış.

Yola çıktığında ilk durak Fısıltı Ormanı’ymış. Bu ormanda ağaçlar insanların içinden geçen ama söyleyemediği sözleri duyarmış. Mivra ilerlerken her yandan fısıltılar yükselmiş:

“Yapamazsın…”

“Kaybolacaksın…”

“Sen çok küçüksün…”

Mivra kulaklarını kapatmış.

— Tılsap, bunları sustur!

— Susturamam. Çünkü bunlar senin korkuların. Onları ben değil, sen sakinleştirebilirsin.

Mivra durmuş. Kalbi hızlı hızlı atıyormuş. Sonra gözlerini kapatıp derin bir nefes almış.

— Evet, korkuyorum, demiş kendi kendine. — Ama yine de yürüyeceğim.

Fısıltılar bir anda zayıflamış. Ağaçların gövdeleri arasından küçük bir ışık topu belirmiş. Bu, Cesaret Işığı’ymış. Sarı altın renkte, ılık ve titreşen bir ışıkmış. Uçup Mivra’nın avucuna konmuş.

— Birinciyi buldun, demiş Tılsap. — Çünkü korkunu inkâr etmedin. Onun içinden yürüdün.

Mivra’nın yüzünde ilk kez küçük bir gülümseme belirmiş.

İkinci durak, Aynalı Göl’müş. Bu gölün suyu yüzünü değil, kalbini gösterirmiş. Mivra kıyıya eğilince sudaki görüntü değişmiş. Kendi yüzü yerine, küçükken kırdığı oyuncak kuşu için günlerce ağladığı anı görmüş. Sonra geçen kış sokakta üşüyen yavru kediyi eve taşıdığı günü görmüş. Sonra da bir arkadaşı ona haksızlık ettiğinde hiçbir şey söylemeyip içine attığı kırgınlığı…

Gölün ortasından ince bir ses yükselmiş.

— Şefkat Damlası’nı almak için önce kalbinde sakladığın incinmişliği söylemen gerek.

Mivra dudaklarını ısırmış.

— Ben… bazen kimse beni anlamıyor gibi hissediyorum.

Su hafifçe dalgalanmış.

— Devam et.

Mivra’nın gözlerinden yaş süzülmüş.

— Bazen konuşamadığım için herkes beni güçsüz sanıyor. Oysa ben sadece kelimeleri doğru seçmeye çalışıyorum. Bazen çok yalnız hissediyorum.

Göl bir anda gümüş gibi parlamış. Ortasından, bir çiğ tanesi kadar berrak bir damla yükselip Mivra’nın avucuna düşmüş. Damla sıcakmış.

— Şefkat önce kendine dürüst olmakla başlar, demiş Tılsap yumuşakça.

Mivra damlayı dikkatle saklamış.

Üçüncü durak en zoruymuş: Kayıp Panayır. Burası bir zamanlar çocukların kahkahalarıyla doluymuş, ama şimdi paslı dönme dolaplar, rüzgârda gıcırdayan boş salıncaklar ve yarım kalmış şarkılarla doluymuş. Gerçek Kahkaha burada bir yerdeymiş, ama onu bulmak için sahte neşeleri ayırt etmek gerekiyormuş.

Panayırın ortasında, kocaman çizgili bir çadır belirivermiş. İçinden uzun boylu, parlak ceketli biri çıkmış. Yüzünde abartılı bir gülümseme varmış. Bu kişi kendini Şaşkaron diye tanıtmış.

— Hoş geldin küçük gezgin! Ben seni güldürürüm, hem de hemen! İşte burası kahkaha yeri!

Ardından taklalar atmış, burnundan renkli kurdeleler çıkarmış, ters dönüp şarkı söylemiş. Mivra istemsizce biraz gülümsemiş ama kalbi ısınmamış.

Tılsap fısıldamış:

— Bu değil. Bu sadece ses çıkaran neşe.

Sonra çadırın arkasından minik bir ağlama sesi gelmiş. Mivra hemen oraya koşmuş. Küçük, pofuduk, mor tüylü bir yaratık sandığın altına sıkışmış. Burnu düğme gibi, kulakları yaprak şeklindeymiş. Hıçkıra hıçkıra ağlıyormuş.

— Ne oldu sana?

Minik yaratık burnunu çekmiş.

— Adım Ponkiri… Sandık devrildi… Kimse beni duymadı… Herkes sadece gösteriye baktı…

Mivra hiç düşünmeden sandığı kaldırmış. Ama sandık ağırmış. Bütün gücüyle itmiş, ayakları toprağa gömülmüş. Sonunda sandık biraz kaymış ve Ponkiri dışarı çıkmış.

Ponkiri sevinçten zıplamış.

— Kurtuldum! Kurtuldum!

Mivra yorgunluktan yere oturmuş. Sonra Ponkiri’nin sevinçle kendi etrafında dönmesine bakınca istemeden kahkaha atmış. Ponkiri de onunla birlikte gülmüş. Bu kahkaha yüksek değilmiş, gösterişli değilmiş ama öyle gerçekmiş ki Mivra’nın göğsündeki ağırlık bir anlığına uçup gitmiş.

Tam o anda havada kristal gibi parlayan bir ses yankılanmış. Mivra’nın kahkahasından altın renkli minicik bir kıvılcım çıkıp avucuna yerleşmiş.

— Gerçek Kahkaha, demiş Tılsap. — Çünkü başkasını gerçekten önemsediğin bir anda doğdu.

Ponkiri kuyruğunu sallamış.

— Ben de gelebilir miyim? Sen üzgün görünüyorsun ama kalbin çok tatlı.

Mivra ilk kez kendine güvenen bir sesle cevap vermiş.

— Gel. Birlikte gidersek daha az korkarım.

Böylece Mivra, Tılsap ve Ponkiri Gölgelik Düzlük’e doğru yola çıkmışlar. Düzlüğe vardıklarında hava buz gibi olmuş. Otların rengi solmuş, gökyüzü kurşuniye dönmüş. Tam ortada siyah taşlardan örülü bir kule yükseliyormuş. Kulenin önünde uzun pelerinli, yüzü gölgelerle kaplı Karanbul duruyormuş.

Sesi çatlak ve yorgunmuş.

— Demek şapka yeni bir çocuk buldu. Ne kadar da tanıdık. Hep umutlu yüzler, hep parlak gözler…

Mivra titremiş ama geri çekilmemiş.

— Pırılya’nın neşesini geri ver.

Karanbul acı acı gülmüş.

— Neşeymiş… İnsanlar neşeliyken başkalarının acısını görmez. Ben bunu öğrendim. O yüzden herkes biraz karanlıkta kalsın istedim.

Mivra onun sesindeki kırıklığı duymuş. İçinde korkunun yanına başka bir duygu eklenmiş: acıma değil, anlama isteği.

— Sana ne oldu? diye sormuş.

Karanbul bir an sessiz kalmış. Sonra gölgeleri biraz dağılmış. Çok yaşlı görünmüyormuş aslında; sadece çok yorulmuş gibiymiş.

— Bir zamanlar ben de bu vadideydim. Şarkılar yapardım. Bir gün sesimi kaybettim. Yardım istedim. Kimse duymadı. Herkes şenlikteydi. O gün anladım; mutluluk bazen sağırdır.

Ponkiri burnunu çekmiş.

— Ama sen de şimdi herkesi sağır yapıyorsun…

Karanbul ona bakmış. Gözleri ilk kez yumuşamış.

Mivra çantasından Cesaret Işığı’nı, Şefkat Damlası’nı ve Gerçek Kahkaha’yı çıkarmış. Üçü bir araya gelince havada dönen parlak bir halka oluşmuş.

— Ben seni tamamen anlamam belki, demiş Mivra. — Ama yalnız kalmanın nasıl bir his olduğunu biraz biliyorum. Yine de herkesin neşesini almak doğru değil. Acın varsa onu duyurmanın başka yolu olmalı.

Karanbul’un omuzları titremiş.

— Ben artık nasıl konuşulacağını unuttum.

Mivra bunu duyunca kendi kalbini hatırlamış; kalabalıkta düğümlenen boğazını, içine attığı kelimeleri… Elini şapkanın kenarına koymuş.

— Ben de bazen unutur gibi oluyorum. Ama bugün öğrendim ki konuşmak sadece yüksek sesle bağırmak değil. Bazen doğru sözü usulca söylemek de yeter.

Sonra bir adım öne çıkmış ve güçlü bir sesle söylemiş:

— Pırılya’nın çanı, kaybolan sesi ve saklanan sevinci çağırıyorum!

Tılsap parlamış. Mivra’nın avucundaki üç sihirli parça birleşip gökyüzüne yükselmiş. Uzakta, sislerin içinde görünmeyen eski çan kendiliğinden çalmaya başlamış.

Dooooonnn…

Ses bütün vadiye yayılmış.

Gölgelik Düzlük’teki gölgeler çözülmüş. Otlar yeniden yeşermiş. Gökyüzü açılmış. Kulenin taşları siyahlığını kaybetmiş. Karanbul dizlerinin üzerine çökmüş; gözlerinden yıllardır akmamış gibi duran iki ağır damla düşmüş.

— Bu… bu ses… diye fısıldamış.

— Hâlâ geç değil, demiş Mivra. — İstersen yeniden şarkı yapabilirsin. Ama önce başkalarının sevincini söndürmek yerine kendi yaranı iyileştirmen gerekir.

Karanbul uzun süre hiçbir şey söylememiş. Sonra başını eğmiş.

— Bana yolu gösterir misin?

Mivra, şaşırarak gülümsemiş.

— Ben de yolu yeni öğreniyorum. Ama birlikte arayabiliriz.

Ponkiri havaya sıçramış.

— Birlikte aranan yollar daha az ürkütür!

O anda Tılsap sevinçle dönmüş.

— İşte gerçek büyü bu. Birini yenmek değil, karanlığın neden orada olduğunu anlayıp ışığa yer açmak.

Pırılya Vadisi’ne döndüklerinde her şey değişmiş. Yapraklar yeniden şarkı söylüyor, dereler gümüş gibi gülüyor, fırınların kokusu insanın içini ısıtıyormuş. Kasaba halkı Mivra’ya sarılmış, onu kutlamış, ona teşekkür etmiş. Eskiden böyle bir ilginin ortasında olsa dili tutulurmuş. Ama bu kez yavaşça nefes almış ve konuşmuş.

— Ben tek başıma yapmadım. Korktum. Çok korktum. Ama yürüdüm. Ve bazen en sessiz kişiler de önemli şeyler söyleyebilir.

Meydanda önce sessizlik olmuş. Sonra herkes alkışlamış. Mivra’nın annesi ağlamış, babası gururla gülümsemiş.

Annesi ona sarılıp fısıldamış:

— Sesin ne kadar güzelmiş.

Babası da eklemiş:

— Hep vardı. Sadece bugün bütün vadi duydu.

O geceden sonra Mivra eski Mivra olarak kalmış; yani yine düşünceli, yine dikkatli, yine bazen sessizmiş. Ama artık sessizliğinden utanmıyormuş. Çünkü bilirmiş ki sessizlik de bir güçtür, yeter ki insan gerektiğinde kalbinin sesini duyurabilsin.

Karanbul ise vadinin kıyısındaki eski değirmene yerleşmiş. Gölgelerle korku yapmak yerine gölgelerden kuklalar yapmayı öğrenmiş. Çocuklara, “Üzüntü de anlatılınca hafifler,” dermiş. Ponkiri neredeyse her gün bir yere sıkışır, sonra kendi kendine kurtulmayı öğrenmeye çalışırmış ama yine de çoğu zaman komik sesler çıkararak yardım istermiş. Her seferinde herkes güler, o da en çok kendi gülerdi.

Tılsap mı?

O, hâlâ Mivra’nın odasındaki askıda dururmuş. Bazen günlerce susar, bazen tam uyku vakti konuşmaya başlarmış.

— Mivra, sence ay çörek seviyor mudur?

— Tılsap, gecenin yarısı bunu mu soruyorsun?

— Çok önemli bir mesele.

— Bence tarçınlı seviyordur.

— Güzel. O zaman yarın gökyüzüne bir tarif yazalım.

Ve ikisi de buna gülerlermiş.

Ama Mivra’nın en sevdiği şey, bazı akşamlarda şapkayı başına takıp pencerenin önüne oturmakmış. Çünkü o zaman Tılsap bazen çok sakin, çok sıcak bir sesle şöyle dermiş:

— Hatırlıyor musun? Bir zamanlar kelimelerin senden kaçtığını sanırdın.

Mivra da gülümseyerek cevap verirmiş:

— Evet.

— Oysa onlar hiçbir yere gitmemişti. Sadece senin cesaretini bekliyorlardı.

Mivra bunu her duyduğunda kalbi hafifler, gözleri parlar, dışarıdaki yıldızlara bakarmış. Çünkü artık biliyormuş ki gerçek sihir, yalnızca konuşan bir şapkada ya da ışıldayan büyülerde değilmiş.

Gerçek sihir; korkunun içinden geçen cesarette, incinmiş kalplere uzanan şefkatte ve tam zamanında paylaşılan gerçek bir kahkahadaymış.

Ve Pırılya Vadisi’nde o günden sonra çocuklar ne zaman bir şapka görse, birbirlerine gülümseyip şöyle derlermiş:

— Belki bu sadece bir şapka değildir.

Çünkü bazı şapkalar başı ısıtırmış.

Bazıları gölge yaparmış.

Ama çok çok nadir olan bazıları, bir kalbin içindeki sesi uyandırırmış.

Masal da burada bitermiş.

Ama derler ki, geceleri rüzgâr doğru yönden eserse, Pırılya Vadisi’nden hâlâ iki ses duyulurmuş:

— Tılsap, yine mi konuşuyorsun?

— Elbette. Sihirli bir şapkanın susması hiç yakışık alır mı?

Yazıyı Paylaş: