Altın Yumurtlayan Kaz Masalı

Mine Kaya 13 Okuma Süresi: 6 dk Masal Oku
Altın Yumurtlayan Kaz Masalı
TakipciAPP.com.tr

Güneş, Papatya Köyü’nün üstüne bal gibi dökülürken, küçük bir evin penceresinden tarçınlı süt kokusu yayılıyordu. Evin içinde Mert, masanın üstünde duran boş sepeti çevirip duruyor, annesi Elif Hanım da gülümseyerek hamur yoğuruyordu.

— Anne, bugün pazara gidecek miyiz? dedi Mert, gözleri pırıl pırıl.

— Gideceğiz elbette, dedi Elif Hanım. — Ama önce kümese uğrayıp yumurtaları toplayalım. Tavuklar bize küser sonra.

Mert sepeti kaptığı gibi dışarı fırladı. Bahçede çiçekler rüzgârla fısır fısır konuşuyor, arıların kanatları minicik kemanlar gibi titreşiyordu. Kümesin kapısını açınca içerden tanıdık bir “gak gak” korosu yükseldi.

— Günaydın kızlar! dedi Mert. — Yumurtalarınız hazır mı?

Tavuklar sanki sıraya girmiş gibi gururlu gururlu yürüdüler. Ama o sırada kümesin köşesinde, daha önce hiç görmediği kadar parlak tüylü bir kaz fark etti. Tüyleri sanki güneş ışığını içine çekip tekrar saçıyordu. Kaz, Mert’e bakıp başını yana eğdi.

— Merhaba! Sen kimsin? diye fısıldadı Mert.

Kaz, sanki cevap verirmiş gibi gagasını hafifçe tıklattı. Sonra yere doğru eğildi ve… Mert’in gözleri kocaman açıldı. Çünkü kazın altından yuvarlanan yumurta, bembeyaz değil; altın gibi parlıyordu!

Mert şaşkınlıkla yumurtayı eline aldı. Sıcacıktı, sanki içinde küçük bir güneş taşıyordu.

— Anne! Anne! Çabuk gel! diye seslendi.

Elif Hanım ellerini önlüğüne silerek koştu.

— Ne oldu Mert? Tavuklar mı kaçtı?

Mert yumurtayı iki eliyle uzattı.

— Bak! Bu… bu altın!

Elif Hanım önce gülümsedi, “çocuk oyunu” sandı. Sonra yumurtaya dokundu, gözleri büyüdü.

— Aman Allahım… Bu gerçekten altın! dedi, sesi titreyerek ama korkuyla değil; şaşkınlık ve sevinçle.

Kaz başını dik tuttu, sanki “Evet, benim marifetim!” der gibi.

— Bu kazın adı ne? diye sordu Elif Hanım.

Mert kazın yanına çömeldi, tüylerini okşadı.

— Adın… Şanslı olsun. Çünkü bize şans getirdin!

Kaz mutlu bir “gak!” dedi, kanadını hafifçe çırptı.

O gün pazara gittiklerinde Elif Hanım altın yumurtayı kuyumcuya götürdü. Kuyumcu yumurtayı görünce gözlüğünü düşürdü.

— Aman… Böyle bir işçilik görmedim! dedi.

Elif Hanım gülerek başını salladı.

— İşçilik değil, bu yumurta. Hem de gerçek.

Kuyumcu şaşkınlıkla tarttı, hesapladı ve onlara küçük bir kese dolusu para verdi. Elif Hanım o parayla köydeki çocuklara kitaplar aldı, Mert’e yeni boyalar, komşu teyze Nermin’e de ihtiyacı olan ilaçları…

Akşam olunca Mert Şanslı’nın yanına oturdu. Gökyüzünde yıldızlar sanki küçük lambalar gibi yanıp sönüyordu.

— Şanslı, dedi Mert yumuşak bir sesle, — seninle arkadaş olabilir miyiz?

Şanslı gagasını Mert’in omzuna usulca dokundurdu.

— Gak! (Bu “Evet!” demek gibiydi.)

Günler böyle geçti. Her sabah Şanslı bir tane altın yumurta veriyor, Elif Hanım da yumurtanın değerini bilip onu güzel şeylere dönüştürüyordu: okulun çatısı onarıldı, köy kütüphanesine yeni masallar geldi, sokaktaki çeşmenin musluğu yenilendi. Mert de her gece Şanslı’ya okuduğu masalları anlatıyordu.

— Bak Şanslı, bu masalda bir balık var, suyun içinde dilek tutuyor, dedi Mert bir gece.

Şanslı dikkatle dinledi, kanadını açıp kapadı. Sanki masalın içine girmek ister gibiydi.

Bir sabah, köyün en aceleci ve en sabırsız adamı olan Rıfkı Bey, evin önünden geçerken bahçedeki parıltıyı fark etti. Rıfkı Bey’in gözleri her parlak şeyi görünce madeni para gibi dönerdi.

— Elif Hanım! diye seslendi. — Bahçenizde güneş mi düştü, yoksa ben mi yanlış görüyorum?

Elif Hanım kapıya çıktı.

— Günaydın Rıfkı Bey. Yanlış görmüyorsunuz, Şanslı var.

Rıfkı Bey hemen yaklaşmak istedi, ama Mert kolunu iki yana açıp durdu.

— Şanslı’ya dikkatli yaklaşın. O ürkek değil ama nazik, dedi Mert.

Rıfkı Bey sırıttı.

— Nazik mi? Ben de nazik adamım! dedi ve gözlerini kısarak kümese baktı. — Şu kaz her gün bir yumurta mı veriyor?

— Evet, dedi Elif Hanım. — Ama bu işin en güzeli yumurtanın altın olması değil; onunla yaptıklarımız.

Rıfkı Bey kaşlarını kaldırdı.

— Bir yumurta… Peki ya iki? Ya üç? diye mırıldandı. Sonra yüksek sesle: — O kazı bana satın! Size iki kese para veririm!

Mert’in yüzü birden ciddileşti.

— Şanslı satılık değil. O bizim arkadaşımız, dedi.

Şanslı da “gak!” diye sertçe değil; kararlı bir ses çıkardı.

Rıfkı Bey burnunu çekip gitti. Ama aklı gitmedi.

Ertesi gün Rıfkı Bey, kendi bahçesine kocaman bir tabela astı: “ALTIN YUMURTA İSTENİR!” Sanki altın yumurta, pazardan alınan elma gibiydi! Köyün çocukları tabelayı görünce gülüştüler.

— Rıfkı Amca, altın yumurtayı nereden bulacaksın? diye sordu Ayşe.

— Bulurum! Parayla her şey bulunur! dedi Rıfkı Bey.

Ayşe omuz silkti.

— Masal kitaplarında yazıyor: Bazı şeyler parayla değil, kalple bulunur.

Rıfkı Bey anlamamış gibi gözlerini devirdi.

O sırada Mert’in aklına bir fikir geldi. Şanslı’ya bakıp fısıldadı.

— Şanslı, sen yumurta yapmayı biliyorsun. Peki… hayal yumurtası yapabilir misin?

Şanslı başını yana eğdi; sonra gagasını yere dokundurup sanki düşünüyormuş gibi “gak… gak…” dedi.

O gece Mert rüyasında Şanslı’yı gördü. Şanslı, gökyüzünde bulutlardan bir yuva yapmıştı. Yuvadaki yumurtalar altın değil; rengârenk ve ışıl ışıldı. Mert bir yumurtayı kırınca içinden minik bir uçurtma çıktı, “Ben hayal gücüyüm!” dedi. Başka bir yumurtadan bir boya fırçası çıktı, “Ben yaratıcılığım!” dedi. Bir yumurtadan da küçük bir melodi çıktı, “Ben neşeyim!” diye şarkı söyledi.

Sabah olunca Mert heyecanla uyandı. Koşup Şanslı’nın yanına gitti.

— Şanslı! Rüyamda hayal yumurtaları gördüm! dedi.

Şanslı sanki rüyayı duymuş gibi gülümsedi (evet, kazlar da gülümser; gözleri ışıldayınca anlaşılır). Sonra yuvaya oturdu ve bir yumurta daha bıraktı. Mert yumurtayı aldı… Altındı, ama üzerinde minicik bir çizim vardı: bir uçurtma!

Mert şaşkınlıkla annesine koştu.

— Anne, bak! Yumurtanın üstünde çizim var!

Elif Hanım yumurtayı inceledi.

— Bu, altının üstüne işlenmiş bir desen gibi. Ama kim yapmış olabilir?

Mert fısıldadı:

— Bence Şanslı, hayal gücünü yumurtalara da koyabiliyor.

O gün Elif Hanım bir şey yaptı: Yumurtayı kuyumcuya götürmek yerine köy okuluna götürdü. Öğretmen Suna Hanım, yumurtayı görünce sınıfta bir sessizlik oldu.

— Çocuklar, dedi Suna Hanım, — bu yumurta bir hazine. Ama hazine sadece altın değildir. Bu yumurta bize bir şey anlatıyor: Hayal etmek de değerli.

Çocuklar sırayla yumurtaya baktı, sonra defterlerini açtılar.

— Şimdi herkes kendi hayal yumurtasını çizecek! dedi Suna Hanım.

Mert uçurtmalı yumurtayı çizdi. Ayşe yumurtasının içinden çıkan bir denizkızı kitabı çizdi. Ali yumurtasının içinden çıkan bir robot köpek çizdi. Zeynep yumurtasının içinden çıkan çiçekten bir taç çizdi. Sınıf bir anda renk cümbüşüne döndü.

Rıfkı Bey okulun önünden geçerken pencereden içeri baktı. Çocukların gülüşlerini, çizimlerini gördü. Merakla kapıyı tıklattı.

— Ne yapıyorsunuz burada? dedi.

Suna Hanım gülümsedi.

— Hayal yumurtaları yapıyoruz, dedi. — İsterseniz siz de çizebilirsiniz.

Rıfkı Bey afalladı.

— Ben… çizemem ki.

Mert pencereye koşup seslendi:

— Çizersiniz! Herkes çizer! Önemli olan doğru çizmek değil, hayal etmek!

Rıfkı Bey utangaçça içeri girdi, bir kâğıt aldı. Kalemi eline alınca önce titredi. Sonra bir yumurta çizdi. Yumurtanın içinden bir bisiklet çıktı; bisikletin sepetinde de bir kedi vardı.

Çocuklar alkışladı.

— Rıfkı Amca, bu harika! dedi Ayşe.

Rıfkı Bey’in yüzü ısındı, gözleri yumuşadı.

— Ben küçükken bisikletim yoktu, dedi. — Meğer içimde hâlâ varmış.

O günden sonra Rıfkı Bey her sabah Şanslı’nın yumurtasını istemek yerine, kendi bahçesine çocuklar için bir Hayal Köşesi yaptı: tebeşirle çizilecek taşlar, rüzgârda dönen renkli kurdeleler, boş kutulardan yapılmış oyuncaklar… Köyde herkes, altın yumurtanın en parlak tarafının “paylaşınca çoğalan sevinç” olduğunu anladı.

Akşamları Mert Şanslı’nın yanına oturur, ona yeni çizdiği resimleri gösterirdi.

— Şanslı, bugün yumurtanın içinden bir bulut tren çıktı hayalimde! derdi.

Şanslı da kanadını Mert’in omzuna koyar, sanki şöyle derdi:

— Gak… (Yani: “Hayal et, paylaş, gülümse. En büyük altın budur.”)

Yazıyı Paylaş: