Uçan Gemi Masalı

Mine Kaya 18 Okuma Süresi: 12 dk Masal Oku
Uçan Gemi Masalı
TakipciAPP.com.tr

Harikalar Diyarı’nın gökyüzü, başka hiçbir yere benzemezdi. Orada bulutlar yalnızca beyaz olmazdı; kimisi açık pembe, kimisi limon sarısı, kimisi de akşamüstü güneşi değmiş gibi altın renkli olurdu. Gökte süzülen kuşlar bazen şarkı söyler, bazen de gagalarıyla rüzgâra minik notalar çizerdi. İşte bu büyülü göğün tam ortasında, dalga yerine rüzgârları yaran bir gemi yaşardı: Mavi Sükûn.

Mavi Sükûn sıradan bir gemi değildi. Ne denizde yüzerdi ne limana demir atardı. Onun yelkenleri buluttan dokunmuş gibiydi. Direkleri ışıldayan ceviz ağacındandı. Güvertesinde gece olunca yıldız tozları birikir, sabah olunca da bunlar minik kelebeklere dönüşüp uçar giderdi. Geminin en ilginç yanıysa, sanki canlıymış gibi kalbinin olmasıydı. Kaptan köşkünün altındaki büyük saat biçimli pusula, geminin kalbi gibi tık tık atar, bazen neşeyle hızlanır, bazen de hüzünle yavaşlardı.

Bu gemide yaşayan küçük bir çocuk vardı: Narin.

Narin’in saçları gece kadar koyu, gözleri sabah göğü kadar parlaktı. O, gemide doğmamıştı ama kendini bildi bileli gemide yaşıyordu. Kaptan Dedero isimli yaşlı ve sevecen kaptan onu yıllar önce Gülümseyen Bulut İskelesi’nde bulmuştu. O gün Narin bir sandığın içinde değil, kocaman mavi bir şemsiyenin altında uyurken bulunmuştu. Yanında ne bir not vardı ne de kim olduğunu anlatan bir işaret. Sadece boynunda gümüş bir anahtar asılıydı. Kaptan Dedero da onu yanına almış, “Bu gemide hiçbir çocuk yalnız kalmaz,” demişti.

Narin o günden beri Mavi Sükûn’un çocuğu olmuştu.

Gemide Kaptan Dedero’dan başka yaşayanlar da vardı. Herkes birbirinden tuhaftı ama hepsi iyi kalpliydi. Mesela Bay Pofuduk adında, aşçı önlüğü giyen tombul bir tavşan vardı. O havuçlu tarçınlı çörekler yapar, sinirlendiğinde kulakları bir aşağı bir yukarı zıplardı. Bir de geminin baş ustası olan Tıkırtı Nine vardı; minik gözlüklü, elleri yağ lekeli, tatlı dilli bir kaplumbağaydı. O, geminin pervanelerini tamir eder, yelkenlere şarkı öğretir, gerektiğinde de herkese örgü örerdi. Gemide ayrıca yankılı sesiyle konuşan bir papağan da yaşardı: Zümrüt. Zümrüt bazen doğruyu söyler, bazen de bilmeceler konuşurdu.

Bir sabah, Harikalar Diyarı’nın göğü tuhaf bir sessizliğe bürünmüştü. Kuşlar şarkı söylemiyordu. Rüzgâr esiyor ama melodisi eksikmiş gibi duyuluyordu. Narin bunu ilk fark eden kişi oldu. Güverteye çıplak ayakla çıktı, korkuluğa yaslandı ve uzaktaki mor bulutlara baktı.

— Kaptan Dedero! diye seslendi. — Gökyüzü bugün neden mutsuz gibi?

Kaptan, dürbününü indirip ona baktı. Beyaz bıyıkları hafifçe titredi.

— Güzel bir soru bu, küçük yıldızım, dedi. — Ben de biraz önce aynı şeyi düşündüm. Rüzgârın sesi eksik. Sanki biri göğün gülüşünü çalmış gibi.

Bay Pofuduk elinde unlu bir tahta kaşıkla koşarak geldi.

— Ben de tam bunu diyecektim! dedi. — Çöreklerim bile kabarmadı. Oysa benim çöreklerim mutsuz günde bile kabarır. Bu işte bir tuhaflık var.

Zümrüt papağan direğe konup tek gözünü kıstı.

— Kayıp melodi, kayıp sevinç,
Bulunmazsa kararır bilinç…
dedi.

Tıkırtı Nine merdivenlerden ağır ağır çıktı.

— Papağan gene manidar konuşuyor, dedi. — Bu hiç hayra alamet değil.

Tam o anda, kaptan köşkünün altındaki saat pusula birden tiz bir ses çıkardı: Tiiing! Tiiing! Tiiing!

Saatin içindeki ışık normalde mavi yanardı. Şimdi ise soluk gri olmuştu.

Kaptan Dedero’nun yüzü ciddileşti.

— Hepiniz toplanın, dedi. — Kalp Pusula bir tehlike hissetmiş. Bu kolay kolay olmaz.

Herkes büyük masanın etrafında toplandı. Masanın üzerinde gökyüzü haritası açıldı. Haritada bulut yolları, yıldız tünelleri ve rüzgâr akıntıları parlıyordu. Fakat bugün haritanın tam ortasında karanlık bir leke vardı. Lekeye benzeyen o gölge, Harikalar Diyarı’nın en neşeli bölgesinin üstüne çökmüştü: Şarkı Söyleyen Sisler Bahçesi.

Narin ürperdi.

— Orada ne olmuş olabilir?

Kaptan ağır bir nefes verdi.

— Şarkı Söyleyen Sisler Bahçesi, Harikalar Diyarı’nın neşesini besleyen yerdir. Eğer oradaki ses sustuysa, bütün diyarın kalbi üşümeye başlar.

— Üşüyen sadece kalp olmaz, çörekler de olur, diye söylendi Bay Pofuduk. Sonra sesini alçaltıp ekledi: — Özür dilerim, ciddiyetin ortasında çörekten bahsetmemeliydim. Ama gerçekten kaygılıyım.

Narin haritaya biraz daha yaklaştı. Boynundaki gümüş anahtar hafifçe ısınmıştı.

— Oraya gitmeliyiz, değil mi?

Kaptan gülümsedi ama gözlerinde endişe vardı.

— Evet. Ve bu yolculuk kolay olmayacak. Çünkü karanlık lekeler genelde bir duygudan beslenir. Bazen korkudan, bazen yalnızlıktan, bazen unutulmuş bir üzüntüden.

Narin bu sözü duyunca sessizleşti. “Unutulmuş üzüntü” sözü içine dokunmuştu. Çünkü o da bazen geceleri, kim olduğunu bilmediği için içinde adı konulamayan bir boşluk hissederdi.

Yine de dimdik durdu.

— Ben de geliyorum.

Kaptan ona baktı.

— Bu tehlikeli olabilir.

— Ama gemi benim evim. Harikalar Diyarı’nda bir şey ağlıyorsa bunu duymamazlıktan gelemem.

Tıkırtı Nine gülümsedi.

— Cesaretin, boyundan büyük kızım. Ama bazen en küçükler en büyük lambayı taşır.

Hazırlıklar başladı. Bay Pofuduk korku bastırınca iyi gelir diye bal köpüklü kekler yaptı. Tıkırtı Nine, geminin alt pervanelerine gümüş yağ sürdü. Zümrüt papağan, gözcü direğine çıkıp ufku kolladı. Kaptan Dedero da geminin dümenine geçti.

Mavi Sükûn, sabah ışığını yara yara havalandı. Altlarında pamuk gibi bulut adaları, üstlerinde ışık serpintili gök kubbe vardı. Yolculuk ilk saatlerde huzurluydu. Narin korkuluğun yanında durup aşağı baktı. Bazen ince bulut ipleri geminin altından kayıp gidiyor, bazen de rüzgâr yelkenlere görünmez ellerle dokunuyordu.

Bay Pofuduk yanına geldi.

— Bir kek ister misin?

— İsterim, dedi Narin. — Ama biraz heyecanlıyım.

— Ben de heyecanlıyım, dedi tavşan. — Hatta o kadar heyecanlıyım ki üç kez tuzu şekere karıştırdım. Neyse ki zamanında fark ettim.

Narin gülümsedi.

— Sen korkunca hep yemek mi düşünürsün?

Bay Pofuduk iç çekti.

— Evet. Çünkü bazıları konuşarak sakinleşir, bazıları şarkı söyleyerek. Ben de karıştırarak sakinleşiyorum.

Narin tam cevap verecekti ki gökyüzü birden karardı. Sanki biri renkleri silgiyle hafifçe silmeye başlamıştı. Önlerindeki bulutlar grimsi bir dumana dönüştü. Sessizlik çöktü.

Zümrüt bağırdı:

— Sis geldi! Sis geldi! Ve bu sıradan sis değil!

Mavi Sükûn yavaşladı. Yelkenler titredi. Saat pusula ağır ağır vurdu: Tok... tok... tok...

Kaptan dümeni sıkıca kavradı.

— Herkes dikkatli olsun! Bu, Keder Sisi olabilir. Gözünüze gördüğünüz her şeye inanmayın. Keder Sisi, kalbinizde sakladığınız korkuları şekle sokar.

Narin’in kalbi hızlı hızlı atmaya başladı. Sis geminin güvertesine kadar doldu. Önünü görmek zorlaştı. Birkaç adım ötesi bile puslu hale geldi. Sonra sisin içinden bir ses yükseldi.

— Narin...

Narin donup kaldı. Bu sesi tanımıyordu ama kalbi tanır gibi oldu.

— Kimsin?

Sis kıvrıldı, yumuşak bir insan silueti oldu. Uzun saçlı, ince yüzlü, üzgün gözlü bir kadın görüntüsü oluştu.

— Beni hatırlamıyor musun?

Narin’in boğazı düğümlendi. Gözleri doldu.

— Ben... seni tanımıyorum. Ama sanki tanıyormuşum gibi...

Kadın eliyle ona uzandı ama parmakları duman gibiydi.

— Seni bıraktım. Çünkü mecburdum. Beni affetmeyecek misin?

Narin’in dizleri titredi. İçinde yıllardır adını koyamadığı o boşluk birden büyümüş, kocaman bir odaya dönüşmüş gibiydi.

Tam o anda Kaptan Dedero’nun sesi gürledi:

— Narin! Gözlerine değil, kalbine bak! Sis sana acının gölgesini gösteriyor; gerçeği değil!

Narin bir adım geri çekildi. Gözlerinden yaşlar süzüldü.

— Ama ya gerçekse? Ya gerçekten beni bıraktılarsa?

Tıkırtı Nine sisin ötesinden seslendi:

— Bırakılmak, sevilmemek demek değildir yavrum! Bazen büyüklerin hikâyelerinde çocukların bilmediği fırtınalar olur!

Bay Pofuduk da bağırdı:

— Ve seni bulanlar da seni sevmiş olabilir! Hem ben seni çok seviyorum! Keklerim kadar! Hayır, keklerimden bile fazla!

Bu söz Narin’i ağlatırken güldürdü de. Sis içindeki kadın görüntüsü çatırdamaya başladı. Zümrüt kanat çırptı.

— Doğru söz, sis bozar! Sevgi sözü, gölgeyi çözer!

Narin gözyaşlarını sildi. Ellerini yumruk yaptı.

— Ben her şeyi bilmiyor olabilirim, dedi titreyen ama kararlı bir sesle. — Ama şunu biliyorum: Ben yalnız değilim. Bu gemi benim ailem. Korkumun beni kandırmasına izin vermeyeceğim.

Bunu söyler söylemez boynundaki gümüş anahtar parladı. Işık dalga gibi yayıldı. Sisin içindeki kadın silueti nazikçe dağıldı, kötü bir şey değilmiş de yalnızca üzgün bir hatıraymış gibi havaya karıştı. Sonra tüm sis yavaş yavaş çekildi.

Gökyüzü yeniden biraz renk kazandı.

Kaptan derin bir nefes verdi.

— İşte budur, küçük yıldızım. Bazen en zor düğüm, kalpte çözülür.

Narin sessizce başını salladı. Hâlâ duygulanmıştı ama artık korkudan değil; sanki içinde bir kapı aralanmış gibiydi.

Yolculuk devam etti. Öğlene doğru Şarkı Söyleyen Sisler Bahçesi’ne vardılar. Fakat bahçe eskisi gibi değildi. Normalde her bulutun içinden ince melodiler çıkar, rüzgâr çiçekleri kendi kendine salınırdı. Şimdi her şey suskundu. Bulut çiçekleri başlarını eğmişti. Havada kırık bir keman sesi gibi titrek bir sessizlik dolaşıyordu.

Bahçenin tam ortasında siyah kristalden yapılmış bir kule yükseliyordu. Kule sanki bir gecede büyümüş gibiydi. Etrafına gölge saçıyor, bahçenin sesini içine çekiyordu.

Bay Pofuduk ürperdi.

— Bu kadar karanlık şeyi mutfakta bile görmek istemem.

Kaptan dürbünle baktı.

— Kule, Ses Yutan Kule. Efsanelerde geçerdi. Yalnız bırakılan duygulardan doğar. Demek ki birinin çok derin bir hüznü burada şekil bulmuş.

Narin fısıldadı:

— Peki bunu nasıl durduracağız?

Zümrüt başını eğdi.

— Kuleyi yıkmak güç ister,
Ama çözmek için kalp yeter.

Tıkırtı Nine düşünceli bir sesle konuştu:

— Demek ki kule bir duyguya bağlı. Onu kırmak için savaşmak değil, anlamak gerekir.

Gemiyi kuleye yanaştırdılar. Ama Kaptan herkesi uyardı.

— Dikkat edin. İçeri girince herkes kendi içindeki en sessiz acıyla karşılaşabilir. Birbirimizden uzaklaşmayacağız.

Kulenin kapısı kendiliğinden açıldı. İçerisi soğuktu. Duvarlarda sesler yankılanıyordu; kahkaha parçaları, ağlama izleri, yarım kalmış cümleler, söylenememiş özürler... Narin’in içi sızladı.

Merdivenlerden yukarı çıktılar. En tepe odada, camdan yapılmış büyük bir kürenin içinde minik bir yaratık oturuyordu. Ne kuştu ne çocuktu ne de tam olarak başka bir şey. Gözleri kocaman, omuzları düşük, sesi ise fısıltı kadardı. Dizlerini kendine çekmiş oturuyor, ağlamadan ağlıyormuş gibi görünüyordu.

Narin yavaşça yaklaştı.

— Merhaba...

Yaratık irkildi.

— Gitmeyin, dedi çok ince bir sesle. — Yaklaşınca herkes beni terk ediyor.

Kaptan şapkasını çıkardı.

— Biz seni terk etmeye gelmedik. Sadece neden bütün Harikalar Diyarı’nın sustuğunu anlamaya geldik.

Yaratık başını eğdi.

— Benim adım Lora. Bir zamanlar bu bahçenin şarkıcısıydım. Melodiler bulutlardan bana gelirdi, ben de onları tüm göğe yayardım. Ama bir gün sesim çatladı. Şarkım bozuldu. Herkesin beni dinlerken üzüldüğünü sandım. O günden sonra şarkı söylemeyi bıraktım. İçimdeki sessizlik büyüdü, büyüdü... sonra bu kule oldu.

Bay Pofuduk’un gözleri doldu.

— Ah canım ya...

Lora devam etti:

— Ben sustukça bahçe de sustu. Ama artık şarkı söylemeye utanıyorum. Ya yine kötü olursa? Ya herkes kulaklarını kapatırsa?

Narin küreye yaklaştı. Kendi kalbini hatırladı. Bilinmeyen ailesini, o boşluk hissini, sisin ona gösterdiklerini... Sonra yumuşak bir sesle konuştu.

— Ben de bazen içimde eksik bir şey varmış gibi hissediyorum. Bazen bilmediğim şeyler yüzünden üzülüyorum. Ama bugün anladım ki korkudan kaçınca o şey büyüyor. Belki senin şarkın da kötü değildir. Belki sadece kırılmıştır. Kırılan şeyler bazen daha yumuşak ses çıkarır.

Lora yavaşça başını kaldırdı.

— Gerçekten öyle düşünür müsün?

— Evet. Hem herkesin sesi aynı olmak zorunda değil.

Kaptan Dedero gülümsedi.

— En iyi kaptanlar bile bazen rotayı şaşırır. Bu, denizi bırakmaları gerektiği anlamına gelmez.

Tıkırtı Nine bastonunu yere vurdu.

— Ben de gençken bir vida sıkarken bütün motoru dağıtmıştım. Hâlâ burada ustayım. Yanlış yapmak, bitmek değildir.

Bay Pofuduk heyecanla atıldı:

— Ben geçen hafta puding yerine yanlışlıkla çorba yapmıştım. Ama herkes sevdi! Bazen hata dediğin şey, yeni bir tarif olur!

Lora, ilk kez küçücük gülümsedi. Gülümseyince kürenin yüzeyinde ince çatlaklar oluştu.

Zümrüt yüksek sesle konuştu:

— Söylenmeyen şarkı taş olur,
Paylaşılan hüzün kuş olur!

Narin elini küreye koydu.

— İstersen seninle birlikte söyleyebiliriz. İlk notayı tek başına çıkarmak zor geliyorsa, beraber başlarız.

Lora’nın gözlerinden iri damlalar düştü. Ama bunlar yere düşünce kararmadı; minik ışıklara dönüştü.

— Ben... denerim, dedi.

Narin gözlerini kapattı ve çok basit bir melodi mırıldandı. Sesinin çok güzel olmasına gerek yoktu; önemli olan içten olmasıydı. Kaptan alçak bir tonla ona eşlik etti. Bay Pofuduk biraz yanlış notadan girdi ama çok tatlıydı. Tıkırtı Nine ritim tuttu. Zümrüt ince sesiyle havaya parlak çizgiler bıraktı.

Sonra Lora ağzını açtı.

İlk nota titrek çıktı.

Ama ikinci nota daha sıcak oldu.

Üçüncü notada odanın duvarları ışımaya başladı.

Dördüncü notada küre çatladı.

Beşinci notada siyah kule sarsıldı.

Ve Lora bütün cesaretini toplayıp kalbinin içindeki şarkıyı söyledi.

Bu şarkı mükemmel değildi. Biraz kırık, biraz titrek, biraz hüzünlüydü. Ama tam da bu yüzden çok güzeldi. Çünkü gerçekti.

Kule birden ışıkla doldu. Siyah kristaller cam gibi çözülmeye başladı. Bahçenin dışındaki sessizlik parçalanıp göğe karıştı. Bulut çiçekleri başlarını kaldırdı. Rüzgâr yeniden şarkı taşıdı. Harikalar Diyarı’nda renkler geri geldi.

Kule yıkılınca Lora özgür kaldı. Küçük yaratık hafifleyip gökyüzünde yüzen bir ışık kuşuna dönüştü. Ama yüzü hâlâ aynıydı; artık korkusuzdu.

— Teşekkür ederim, dedi. — Bana sesimin kusurlu da olsa güzel olabileceğini hatırlattınız.

Narin gülümsedi.

— Ben de bazı boşlukların hemen dolmayacağını ama yine de kalbin sevmeye devam edebileceğini öğrendim.

Kaptan onun omzuna elini koydu.

— İşte büyümek biraz da budur. Her sorunun cevabını bulmak değil, cevabı ararken yüreğini kaybetmemek.

Mavi Sükûn geri dönüş yoluna geçtiğinde gökyüzü eskisinden bile parlaktı. Bu kez rüzgâr geminin yelkenlerine neşeli bir türkü söylüyordu. Güvertede herkes rahatlamıştı. Bay Pofuduk kutlama için bal köpüklü keklerin üstüne yıldız şekeri serpti. Zümrüt bir direğin tepesinden şarkı söyledi. Tıkırtı Nine geminin korkuluğuna minik çanlar astı.

Gece olduğunda Narin yalnız başına güverteye çıktı. Yukarıda binlerce yıldız parlıyordu. Boynundaki gümüş anahtar ay ışığında gümüş bir damla gibi görünüyordu.

Kaptan sessizce yanına geldi.

— Düşünüyorsun, değil mi?

— Evet, dedi Narin. — Annem ya da babam kim, bilmiyorum. Belki bir gün öğrenirim. Belki öğrenemem. Ama bugün ilk kez bu düşünce beni eskisi kadar incitmedi.

Kaptan başını salladı.

— Çünkü kalbinde artık yalnızca soru yok. Cevap olmasa bile sevgi var.

Narin göğe baktı.

— Sence bir gün beni gerçekten neden bıraktıklarını öğrenir miyim?

Kaptan bir süre sustu. Sonra yavaşça konuştu.

— Bazen bazı kapılar doğru zamanda açılır. Belki boynundaki anahtar da bunun içindir. Ama ne olursa olsun, seni bulan kader kötü biri değildi. Çünkü seni bu gemiye getirdi.

Narin gülümsedi. Gözleri hafifçe doldu ama bu kez gözyaşları sıcak ve huzurluydu.

— Kaptan...

— Efendim, küçük yıldızım?

— İyi ki beni bulmuşsunuz.

Kaptan Dedero’nun gözleri parladı.

— Hayır, dedi yumuşakça. — İyi ki sen bizi bulmuşsun.

Tam o anda geminin saat pusulası ışıldadı. Uzun zamandır ilk kez pırıl pırıl mavi yandı. Sonra tek bir notayla çınladı; sanki memnun olmuş gibi.

Mavi Sükûn o gece Harikalar Diyarı’nın yıldızlı yollarında süzülürken, geminin her tahtasında, her ipinde, her yelkeninde bir sıcaklık vardı. Çünkü bazen bir gemiyi ayakta tutan şey rüzgâr değildir; birlikte atılan kalplerdir.

Ve o günden sonra Harikalar Diyarı’nda ne zaman bir çocuk kendini yalnız hissetse, göğe bakıp bulutların arasında mavi yelkenli bir gemi görürmüş. Gemiden bazen bir tavşanın kahkahası, bazen yaşlı bir kaptanın sesi, bazen de cesaretini yeni bulmuş küçük bir kızın neşesi duyulurmuş.

Derlermiş ki:

Eğer kalbinde biraz hüzün, biraz umut ve biraz da merak varsa, Mavi Sükûn seni bir gün mutlaka bulur.

Yazıyı Paylaş: