Deniz Feneri Masalı
Maviyel kasabasında sabahlar çok güzel başlardı. Güneş, denizin üstüne altın renkli çizgiler bırakır, martılar gökyüzünde halka halka uçarken sanki yeni güne şarkı söylerdi. Kıyıdaki evlerin pencereleri birer birer açılır, tuz kokusuna taze ekmek kokusu karışırdı. Kasabanın en sevilen yeri ise tepede duran uzun, bembeyaz deniz feneriydi. Gündüzleri güneş ışığını parlatır, akşamları da denize bakan kocaman bir göz gibi ışıldardı.
Bu kasabada Hülya adında neşeli, meraklı, denizi çok seven bir çocuk yaşardı. Hülya’nın saçları rüzgârla uçuşur, gözleri deniz kadar parlardı. En sevdiği şey, sabah erkenden sahile gidip kabuk toplamak, köpüklü dalgaları izlemek ve uzaktaki deniz fenerine bakmaktı. Ona göre o deniz feneri sıradan bir yapı değildi. Sanki denizin ortasında yaşayan herkesi tanıyor, onlara uzaktan gülümsüyordu.
Bir sabah Hülya, elinde küçük sepetiyle sahilde yürürken yine deniz fenerine baktı. Ama bugün başka bir şey fark etti. Fenerin camları yalnızca parlamıyor, sanki pırıl pırıl dans ediyordu. Hülya, heyecanla dedesi Nihat’ın yanına koştu. Dedesi, kıyıda küçük teknesinin yanına oturmuş ağlarını düzeltiyordu.
— Dede, dede! Bugün deniz feneri bana göz kırptı galiba!
Nihat Dede gülerek başını kaldırdı.
— Olur mu öyle şey, küçük martım? Belki güneş camlara farklı vurmuştur.
Hülya ellerini iki yana açtı.
— Hayır ama gerçekten! Sanki beni çağırdı. Bakışı bugün çok neşeliydi.
Nihat Dede gözlerini kısıp tepedeki feneri izledi.
— Biliyor musun, bazı insanlar deniz fenerlerinin yalnızca ışık verdiğini düşünür. Ama ben yıllardır denizin kıyısında yaşarım. Bence her deniz fenerinin bir kalbi vardır.
Hülya’nın gözleri daha da büyüdü.
— Kalbi mi var? O zaman benimle konuşabilir mi?
— Kim bilir... Belki de onu en çok seven kişiyle konuşur.
Bu sözleri duyan Hülya’nın içi kıpır kıpır oldu. Sepetini yanına aldı ve kıyı boyunca uzanan taşlı yolu takip ederek deniz fenerine doğru yürümeye başladı. Yol boyunca renk renk çiçekler açmıştı. Mor, sarı, beyaz çiçekler rüzgârla sallanıyor, sanki Hülya’ya yol gösteriyordu. Martılar da yukarıdan onu izliyor gibiydi.
Deniz fenerine vardığında büyük kapının önünde durdu. Kapı açık değildi ama hemen yanında küçük bir zil vardı. Hülya nazikçe zile dokundu. İçeriden hafif ayak sesleri geldi ve kapı açıldı. Karşısında güleryüzlü fener bekçisi Aras Amca belirdi. Mavi gömleği, tuz kokan elleri ve neşeli sesiyle tam da denize yakışan bir insandı.
— Hoş geldin Hülya! Sabah sabah buraya kadar nasıl geldin bakalım?
— Deniz fenerini görmeye geldim. Sanki bugün bana gülümsedi.
Aras Amca kahkaha attı.
— Demek sonunda seni de çağırdı. Hadi gel, o zaman sana yukarıyı göstereyim.
Hülya şaşkınlıkla sordu:
— Gerçekten çıkabilir miyim?
— Elbette. Ama her basamakta biraz daha dikkatli, biraz daha neşeli olman gerekir. Çünkü bu fener merdivenleri hüzünlü yüzleri hiç sevmez.
Hülya gülerek içeri girdi. Fenerin içi serin, ferah ve sabun gibi temiz kokuyordu. Duvarlar bembeyazdı. Yukarı doğru döne döne çıkan merdivenler sanki hiç bitmeyecek gibiydi. Hülya her basamakta biraz daha heyecanlandı.
— Aras Amca, bu kadar yüksekte olmak nasıl bir şey?
— Bulutlara komşu olmak gibi. Ama en güzeli, denizi her açıdan görebilmek.
— Peki fener hiç yoruluyor mu? Her gece ışık vermek kolay değil.
Aras Amca göz kırptı.
— Senin gibi çocuklar gelip ona sevgiyle baktığında hiç yorulmuyor.
Sonunda tepeye ulaştılar. Hülya camların önüne geldiğinde nefesi kesildi. Deniz her yana masmavi yayılmıştı. Kayıklar küçücük oyuncaklar gibi görünüyordu. Sahildeki evler renkli kutuları andırıyordu. Rüzgâr, saçlarını hafifçe savurdu.
Tam o anda güneş ışığı büyük mercekten geçti ve odanın içi altın rengine boyandı. Hülya, fenerin içinden ince, sıcacık bir ses duyar gibi oldu. Bu bir konuşma gibiydi ama kulakla değil, kalple duyulan cinstendi.
— Hoş geldin Hülya.
Hülya heyecanla çevresine baktı.
— Aras Amca... Sen duydun mu?
Aras Amca gülümseyip başını salladı.
— Bazı sesleri herkes duyamaz. Devam et, seni dinliyor.
Hülya büyük merceğe yaklaştı. İçinden gelen sevinçle fısıldadı:
— Merhaba deniz feneri. Sen gerçekten benimle konuşuyor musun?
Işık camlarda titredi, denizin üstüne parıltılar saçıldı.
— Evet. Ben denize yön gösteririm ama en çok da neşeyi severim. Bugün bana öyle güzel baktın ki sana seslenmek istedim.
Hülya’nın yüzü kocaman bir gülümsemeyle doldu.
— Ben seni çok seviyorum. Uzaktan bakınca hep mutlu görünüyorsun.
— Çünkü deniz bana her gün yeni bir şarkı getirir. Martılar bana selam verir. Çocuklar kıyıdan el sallar. Böyle olunca nasıl mutlu olmayayım?
Hülya camdan dışarı bakıp ellerini çırptı.
— Ben de sana bir şey vermek istiyorum!
— Sevgi yeter. Ama istersen kasabana neşe taşıyabilirsin.
Hülya merakla sordu:
— Nasıl yani?
— İnsanlar bazen denizin güzelliğini görür ama sesini dinlemeyi unuturlar. Onlara yeniden hatırlat. Bir deniz şenliği yapın. Şarkılar söyleyin, kabuklar boyayın, tekneleri süsleyin. O zaman benim ışığım daha da mutlu parlar.
Bu fikir Hülya’nın içine güneş gibi doğdu. Koşarak aşağı indi. Aras Amca da peşinden gülerek geldi.
— Yavaş yavaş, küçük yelkenli! Merdivenler de senin kadar heyecanlı değil.
Hülya kapıdan çıkar çıkmaz kasabaya koştu. Önce dedesine anlattı, sonra fırıncı teyzeye, sonra balıkçı Cem’e, sonra kıyıda oynayan çocuklara... Kısa sürede herkesin yüzünde merak dolu bir gülümseme belirdi.
— Bir deniz şenliği mi yapacağız? dedi fırıncı teyze.
— Evet! dedi Hülya. Kabukları boyayacağız, teknelere kurdele asacağız, martılara simit atacağız, hep birlikte şarkı söyleyeceğiz.
Balıkçı Cem ellerini alkışladı.
— Ben teknemi mavi bayraklarla süslerim!
Fırıncı teyze güldü.
— Ben deniz yıldızı kurabiyeleri yaparım.
Nihat Dede sakalını sıvazlayarak konuştu.
— Ben de eski deniz şarkılarını söylerim.
Akşama kadar herkes hazırlık yaptı. Çocuklar kıyıdaki taşları temizledi, deniz kabuklarını boyadı. Kimisi balık şekilli bayraklar hazırladı, kimisi köpük gibi beyaz kurdeleler getirdi. Gün batımına doğru Maviyel kasabası rengârenk bir şenliğe dönüştü.
Hülya, deniz fenerine bakıp el salladı.
— Bak, dediğini yaptık!
Tam o anda deniz fenerinin ışığı henüz hava tam kararmamışken bile tatlı tatlı dönmeye başladı. Işık suyun üstünde öyle güzel dans etti ki herkes hayran kaldı. Çocuklar sevinçle zıpladı. Martılar sanki şenliğe katılmış gibi kıyıya yakın uçtu. Dalgalar hafifçe kıyıya vururken adeta alkış tutuyordu.
Nihat Dede şarkı söylemeye başladı, diğerleri de ona eşlik etti. Fırıncı teyze kurabiyeleri dağıttı. Aras Amca teknelere takılan küçük fenerleri yaktı. Her yer yumuşacık, neşeli, sıcacık bir akşam sevincine büründü.
Hülya deniz kenarında durup ayaklarını kuma gömdü. İçinde öyle güzel bir mutluluk vardı ki sanki kalbi küçük bir yelkenli olmuş, denizin üstünde usul usul ilerliyordu. Tam o sırada deniz fenerinin ışığı bir kez daha camlarda parladı. Hülya, o tanıdık sesi yine hissetti.
— Aferin Hülya. Neşe paylaşıldıkça büyür. Bak, şimdi kasabanın ışığı da benim kadar güzel oldu.
Hülya ellerini kalbinin üstüne koydu.
— Ben yine geleceğim. Sana hep el sallayacağım.
— Ben de seni her zaman ışığımla selamlayacağım.
O günden sonra Maviyel kasabasında her ay bir deniz günü kutlandı. Çocuklar şarkılar söyledi, büyükler tekneleri süsledi, herkes denizin güzelliğini yeniden hatırladı. Hülya ise her sabah sahile indiğinde önce kabuk topladı, sonra mutlaka tepedeki deniz fenerine baktı.
Ve gerçekten de ne zaman gülümsese, deniz fenerinin camları biraz daha parlardı.
Çünkü bazı deniz fenerleri yalnızca gemilere yol göstermezdi.
Bazıları, neşeli çocukların kalbine de ışık olurdu.
