Beyaz Devekuşu Masalı

Mine Kaya 21 Okuma Süresi: 6 dk Masal Oku
Beyaz Devekuşu Masalı

Bir zamanlar, altın sarısı tepelerin, yumuşacık rüzgârların ve rengârenk kır çiçeklerinin bulunduğu geniş bir ovada, herkesten farklı bir devekuşu yaşardı. Bu devekuşunun adı Leya idi. Onu gören herkes bir kez daha dönüp bakardı, çünkü Leya’nın tüyleri bembeyazdı. Güneş üstüne vurduğunda sanki yürüyen bir bulut gibi görünürdü. Ama Leya, dışarıdan ne kadar güzel görünse de, içinde bazen küçük bir hüzün taşırdı.

Ovudaki diğer devekuşlarının tüyleri kahverengi, gri ya da kum rengiydi. Leya ise adeta kar tanesi gibiydi. Bu yüzden bazı hayvanlar ona hayranlıkla bakarken bazıları da garip gözlerle bakardı. Leya bazen bundan utanır, bazen de neden diğerleri gibi olmadığını düşünürdü.

Bir sabah, gün yeni doğarken Leya annesinin yanına sokuldu. Gözleri biraz mahzundu.

— Anne, neden ben diğerleri gibi değilim? diye sordu.

Annesi sevgiyle onun başını okşadı.

— Çünkü sen gökyüzünün unuttuğu bir ışık tanesisin, kızım. Herkes aynı olmak zorunda değildir.

Leya dudaklarını büzdü.

— Ama farklı olmak bazen kalbimi acıtıyor. Bazen sanki kimse beni tam anlamıyor.

Annesi gülümsedi, ama gözlerinde yumuşak bir ciddiyet vardı.

— Kalbinin acıdığı günler olabilir. Ama unutma, bazen en özel hediyeler ilk başta yük gibi görünür.

Leya annesinin sözlerini düşündü ama yine de içindeki bulutlar dağılmadı.

O gün ovada büyük bir koşu oyunu düzenlenecekti. Bütün kuşlar ve küçük hayvanlar çok heyecanlıydı. Tavşanlar zıplayıp duruyor, serçeler cıvıl cıvıl ötüşüyordu. Leya da gitmek istedi, çünkü koşmayı çok severdi. Devekuşları çok hızlı koşarlardı ve Leya da rüzgârla yarışacak kadar çevikti.

Yarış alanına vardığında birkaç genç devekuşu kendi aralarında konuşuyordu. Leya yaklaşınca sesleri biraz daha yükseldi.

— Bakın, pamuk devekuşu geldi! dedi biri alaylı bir sesle.

— Dikkat edin, güneşte parlayıp gözümüzü almasın! dedi bir diğeri.

Bazıları güldü. Leya’nın kalbi sıkıştı. Gözleri doldu ama ağlamamak için başını yukarı kaldırdı. Tam geri dönmeyi düşünürken yaşlı kaplumbağa Miran onu gördü. Miran, ovanın en bilge hayvanlarından biriydi. Yavaş yürürdü ama çok şey bilirdi.

— Nereye böyle küçük bulut? diye sordu yumuşak bir sesle.

— Eve dönüyorum, dedi Leya kısık bir sesle. — Burada olmak istemiyorum.

Miran başını eğdi.

— Bazen en çok kalmak istemediğimiz yer, cesaretimizi bulduğumuz yerdir.

Leya şaşkınlıkla ona baktı.

— Ama benimle dalga geçiyorlar.

— Evet, çünkü bazıları anlamadıkları şeyle alay eder. Ama bu senin ışığını küçültmez.

Leya derin bir nefes aldı. Yarış alanına tekrar baktı. İçinde korku vardı, ama biraz da inat.

Yarış başladı. Tavşanlar öne fırladı, ceylanlar zarif adımlarla ilerledi, devekuşları ise uzun bacaklarıyla toprağı titretti. Leya da bütün gücüyle koşmaya başladı. Rüzgâr tüylerini savuruyor, kalbi göğsünde hızlı hızlı atıyordu. Bir an için kimsenin sözünü duymadı. Sadece koştu. Özgürce, hafifçe, sevinçle...

Fakat yarışın ortasında uzaktan koyu gri bulutlar belirdi. Hava birden değişti. Neşeli sabahın yerini sert bir rüzgâr aldı. Küçük hayvanlar paniklemeye başladı.

— Fırtına geliyor! diye bağırdı serçelerden biri.

Rüzgâr öyle kuvvetliydi ki kuru otlar havalanıyor, kumlar savruluyordu. Herkes bir sığınak aramaya koyuldu. O sırada küçük tavşan Mimo’nun sesi duyuldu.

— Annem! Annem nerede? Ben onu göremiyorum!

Mimo korkudan titriyordu. Kumlar gözlerine dolmuştu. Çoğu hayvan kendi canını kurtarmak için koşarken Leya durdu. Kalbinde korku vardı ama Mimo’nun ağlayan sesi onu yerinde tutamadı.

— Mimo, korkma! Ben buradayım! diye seslendi.

— Leya! Ben yolumu göremiyorum! diye ağladı Mimo.

Fırtına iyice şiddetlenmişti. Kumlar savruluyor, etraf sis gibi bulanıklaşıyordu. Tam o anda Leya’nın beyaz tüyleri gri havanın içinde parlamaya başladı. Diğer hayvanların kum rengi tüyleri fırtınada zor seçilirken, Leya uzaktan bile fark ediliyordu.

Yaşlı Miran bağırdı:

— Herkes Leya’yı takip etsin! Onu görebiliyoruz!

Leya önce şaşırdı. Sonra cesaretle boynunu kaldırdı. Küçük tavşan Mimo’yu sırtına aldı.

— Sıkı tutun Mimo, seni annene götüreceğim!

— Çok korkuyorum, dedi Mimo titreyerek.

— Ben de korkuyorum, dedi Leya dürüstçe. — Ama birlikteyiz, tamam mı?

Mimo minik patileriyle Leya’nın tüylerine sarıldı.

Leya rüzgâra karşı yürümeye başladı. Onu gören ceylanlar, serçeler, diğer devekuşları ve hatta yavru tilkiler peşine takıldı. Beyaz tüyleri karanlık fırtınanın içinde adeta bir fener gibiydi. Leya kendisini ilk kez garip değil, gerekli hissediyordu.

Bir kayanın dibindeki güvenli mağaraya ulaştıklarında bütün hayvanlar içeri sığındı. Mimo annesine kavuşunca hoplayarak ağladı.

— Anne! Çok korktum!

Tavşan anne yavrusuna sarıldı.

— Canım benim! Seni bulamayacağım diye ödüm koptu!

Sonra gözleri Leya’ya döndü.

— Onu sen mi getirdin?

Leya biraz utanarak başını eğdi.

— Evet... sadece yardım etmek istedim.

Tavşan annenin gözleri doldu.

— Sen sadece yardım etmedin. Bugün hepimize yol oldun.

Mağaradaki herkes sessizleşti. Fırtınanın uğultusu dışarıda devam ederken içeride başka bir sıcaklık doğmuştu. Az önce onunla alay eden genç devekuşlarından biri öne çıktı. Sesi bu kez küçüktü.

— Leya... biz sana çok kötü davrandık. Özür dileriz. Sen olmasaydın belki de yolu bulamayacaktık.

Bir diğeri de konuştu.

— Beyaz olduğun için seninle alay ettik. Ama bugün senin farklılığın hepimizi kurtardı.

Leya’nın boğazı düğümlendi. İçindeki kırgınlık hâlâ vardı, ama onun yanında yumuşacık bir sevinç de filizlenmişti.

— Çok üzüldüm, dedi Leya. — Gerçekten üzüldüm. Ama özür dilemenize sevindim. Keşke baştan arkadaş olsaydık.

Miran gülümsedi.

— İşte gerçek cesaret budur. Hem hata yaptığını kabul etmek hem de kırıldığın halde kalbini kapatmamak.

Fırtına dindikten sonra hayvanlar mağaradan çıktı. Gökyüzünde kocaman bir gökkuşağı belirmişti. Leya’nın beyaz tüyleri bu renklerin altında daha da güzel görünüyordu. Ama bu kez Leya güzelliğini düşünmüyordu. İçinde başka bir şey vardı: kabul edilmenin huzuru.

O günden sonra ovadaki hayvanlar Leya’ya başka gözle bakmaya başladı. Onun beyaz tüyleriyle artık dalga geçmiyor, aksine yanına gelip sohbet ediyorlardı. En çok da küçük tavşan Mimo onu görmek isterdi.

Bir gün Mimo koşarak yanına geldi.

— Leya! Leya! Bugün yine yarış yapalım mı? Ama bu kez ben senin takımında olmak istiyorum!

Leya güldü. Bu gülüş, sabah güneşi gibi sıcacıktı.

— Elbette olur, küçük dostum. Ama bu kez önce sen saymayı öğren, sonra yarışırız.

Mimo kulaklarını dikti.

— Bir, iki, üç... sonra çok!

Leya kahkahasını tutamadı.

— Neredeyse doğru!

Akşam olduğunda Leya annesinin yanına uzandı. Gökyüzünde yıldızlar parlıyordu.

— Anne, bugün kalbim çok hafif, dedi mutlu bir sesle.

Annesi sevgiyle baktı.

— Çünkü artık kendinden kaçmıyorsun.

Leya başını annesinin omzuna yasladı.

— Galiba farklı olmak kötü bir şey değilmiş.

Annesi usulca cevap verdi:

— Farklılık bazen başta yalnızlık gibi gelir. Ama doğru zamanda, doğru yerde, bir mucizeye dönüşür.

Leya gözlerini kapatırken yüzünde huzurlu bir tebessüm vardı. Artık biliyordu ki bazen insanı en çok üzen özelliği, bir gün onu en parlak yapan şey olabilirdi. Ve o gece ovanın üstünde ay ışığı gezinirken, beyaz devekuşu Leya, kendini ilk kez olduğu gibi sevmeyi öğrendi.

Yazıyı Paylaş: