Beyaz Balon Masalı

Mine Kaya 5 Okuma Süresi: 7 dk Masal Oku
Beyaz Balon Masalı

Sabah güneşi pencerelere dokunurken, küçük kasabanın meydanı yeni yeni hareketleniyordu. Fırından ekmek kokusu yayılıyor, bakkalın önünde kediler geriniyor, rüzgâr da sanki her şeyin saçını okşuyordu. Meydanın köşesinde bir oyuncakçı vardı; vitrininde tahta arabalar, minik bebekler ve rengârenk balonlar dururdu. O gün vitrin camına en yakın yerde, diğerlerinden farklı bir balon asılıydı: bembeyazdı. Üzerinde desen yoktu, yazı yoktu, yıldız yoktu. Ama bakanın içi ferahlıyordu, sanki balon değil de temiz bir bulut parçasıydı.

Balonu ilk gören çocuk, adı Efe olan, merak etmeyi seven biriydi. Yanında en yakın arkadaşı Ada vardı. Ada’nın en sevdiği şey, bir şeyi anlamadan bırakmamak; Efe’nin en sevdiği şey de bir şeyi görür görmez “acaba” demekti. İkisi de vitrine yaklaşınca, beyaz balonun ipinin kendi kendine hafifçe kıpırdadığını fark etti.

— "Efe, bak… ipi sanki bizi çağırıyor!" dedi Ada.

— "Belki de rüzgâr oynatıyordur." dedi Efe ama gözleri “Ben de senin gibi düşünüyorum” der gibi parlıyordu.

Oyuncakçı amca kapıyı açtı. Adı Kemal’di; sakalı kısaydı, sesi yumuşaktı.

— "Hoş geldiniz! Bugün çok özel bir balon geldi. Adı beyaz balon. Herkese verilmez." dedi Kemal.

Ada hemen öne çıktı.

— "Neden herkese verilmez? Beyaz olduğu için mi?"

Kemal gülümsedi, ama gülüşü sanki “Bu hikâye uzun” der gibiydi.

— "Beyaz olduğu için değil. İçinde bir şey taşıdığı için."

Efe’nin kaşları havaya kalktı.

— "Balonun içinde oyuncak mı var?"

Kemal başını iki yana salladı.

— "Oyuncaktan farklı. İçinde… gülüş var."

Ada bir an durdu. Gülüş nasıl taşınır? Cebe konmaz, kutuya sığmaz. Ama Kemal’in sesi şaka gibi değildi.

— "Gülüş nasıl olur da balonda durur?" diye sordu Ada.

Kemal, tezgâhın altından küçük bir kutu çıkardı. Kutunun kapağında kocaman bir kilit yoktu; minicik bir mandal vardı. Üstelik kutu sanki hafifçe titriyordu.

— "Bu kutunun adı gülüş kutusu. Bazı günler, bazı çocuklar gülüşlerini kaybeder. Kızınca, üzülünce, bir şey kırılınca… Gülüşleri saklanır. Bu balon, gülüş kutusunu doğru yere götürür."

Efe heyecanla öne eğildi.

— "Doğru yer neresi?"

Kemal, beyaz balonun ipini eline aldı. Balon o an sanki “tam zamanı” der gibi yukarı doğru çekti.

— "Balon nereye isterse orası."

Ada, Efe’ye baktı. İkisi de aynı anda düşündü: Bu, yürüyüş gibi değil; macera gibi.

— "Götürelim mi?" dedi Efe.

— "Götürelim." dedi Ada. "Ama dikkatli olalım. Gülüş kaybolmasın."

Kemal, kutuyu Ada’nın çantasına yerleştirdi ve balonun ipini Efe’nin bileğine hafifçe bağladı.

— "Korkarsanız ipi bırakmayın. Beyaz balon, bırakılınca değil; tutulunca güçlenir." dedi.

İkisi oyuncakçıdan çıktı. Beyaz balon başlarının üstünde, ama çok yükseğe kaçmadan duruyordu. Sanki onları izliyor, “Yanımda olun” diyordu. Meydandan geçerken herkes dönüp baktı. Çünkü balon bir şey yapıyordu: yakından geçen insanların yüzünde çok kısa bir anlık gülümseme beliriyordu. Kimsede abartı yoktu; sadece göz kenarında küçük bir kıpırtı… O kadar.

Ada bunu hemen yakaladı.

— "Efe… gördün mü? Balonun yanından geçince insanlar bir an gülümsüyor."

— "Evet. Sanki balon ‘Hatırla’ diyor." dedi Efe.

Beyaz balon birden sağa doğru çekti. İkisi de ona uydu. Dar bir sokağa girdiler. Sokakta bir evin önünde, oturmuş bir çocuk vardı. Başını dizlerine gömmüş, elindeki kırık bir oyuncak arabaya bakıyordu. Tekerleği kopmuştu. Çocuk çok sessizdi. Yanında annesi de vardı ama annenin sesi “Ne desem de iyi olur” diye dolaşıp duruyordu.

Ada fısıldadı.

— "Bence gülüşü kaybolan çocuk bu."

Efe de ipi biraz daha sıktı. Balon o an tam çocuğun üstünde durdu. Ne ileri gitti, ne geri. Sanki “buldum” diyordu.

Efe yavaşça yaklaştı.

— "Merhaba. Ben Efe. Bu da Ada."

Çocuk başını kaldırdı. Adı Mert değildi, adı Deniz’di. Gözleri doluydu ama ağlamıyordu; sanki ağlamak da yorucu gelmişti.

— "Arabam kırıldı." dedi Deniz, sesi çok küçük çıktı.

Ada çantasını açtı, gülüş kutusunu çıkardı. Kutunun mandalı kendiliğinden hafifçe tık etti.

— "Biz… bir kutu taşıyoruz. Adı gülüş kutusu."

Deniz şaşkın baktı.

— "Gülüş kutusu mu?"

Efe, kırık arabaya eğildi.

— "İstersen arabana bakalım. Belki tekerleğini yerine koymanın bir yolu vardır."

Deniz, arabayı uzattı. Efe oyuncakçıda gördüğü lastiklerden birini hatırladı ama yanında lastik yoktu. Ada çantasını karıştırdı, saç tokasını çıkardı. İnce bir tokaydı, ama sağlamdı.

— "Bunu geçici tekerlek yapabiliriz." dedi Ada.

Efe tokayı dikkatle yerleştirdi. Mükemmel olmadı, ama araba artık sürüklenmiyordu; itince dönüyordu. Deniz’in gözleri bir an büyüdü. Sonra çok küçük bir gülüş çıktı. O gülüş çıkar çıkmaz, beyaz balon sanki rahatladı; ipi gevşedi.

Kutunun mandalı kendiliğinden açıldı. İçinden görünmeyen bir şey çıktı. “Puf” diye bir ses de yoktu; sadece Deniz’in yüzünde gülüş büyüdü. Annesi de fark etti, elleriyle ağzını kapatıp sevindi.

— "Deniz… güldün!" dedi annesi.

Deniz, arabayı elinde salladı.

— "Dönüyor! Tam dönmüyor ama dönüyor!"

Ada da gülümsedi, ama hemen kutuya baktı. Kutunun içi artık daha hafif gibiydi.

— "Demek gülüş, bulununca kutudan çıkıyor." dedi.

Beyaz balon bu kez ileri doğru çekti. Daha iş bitmemişti.

Efe, Deniz’e döndü.

— "Biz biraz daha yürüyeceğiz. Beyaz balon bizi başka birine götürüyor."

Deniz başını salladı.

— "Gidince… yine gelir misiniz?"

Ada yumuşak bir sesle cevap verdi.

— "Gülüş kaybolursa, yolunu bulur. Biz de buluruz."

İkisi yürüdü. Balon onları okul bahçesinin yanına götürdü. Orada bir kız çocuğu, salıncağın zincirini tutmuş ama binmiyordu. Ayakkabısının bağı çözülmüş, yere bakıyordu. Adı Lina değildi; adı İnci’ydi. İnci, sanki bir şey söylemek istiyor ama kelime bulamıyor gibiydi.

Efe yaklaştı.

— "Merhaba. Salıncağa binmeyecek misin?"

İnci başını kaldırdı.

— "Herkes oynuyor. Ben… yapamıyorum."

Ada çömeldi, İnci’nin ayakkabı bağını gösterdi.

— "Bağın çözülmüş. İstersen bağlayayım."

İnci sessizce ayağını uzattı. Ada bağladı. Sonra salıncağı hafifçe itti.

— "İstersen önce yavaşça."

İnci salıncağa oturdu. İlk itişte yüzü hâlâ ciddiydi. İkinci itişte gözleri yumuşadı. Üçüncü itişte bir kahkaha patladı. O kahkaha, sanki bahçedeki kuşları bile şaşırttı.

Beyaz balon yine gevşedi. Kutunun mandalı bir kez daha kendiliğinden “tık” etti. İnci’nin gülüşü büyürken, Ada kutunun içindeki görünmeyen ağırlığın biraz daha azaldığını hissetti.

Efe, balona baktı.

— "Kaç gülüş taşıyorsun?"

Balon rüzgârla hafifçe sallandı. Sanki “az kaldı” der gibiydi.

Öğleden sonra, beyaz balon onları son bir yere götürdü: meydandaki yaşlı çınarın altına. Orada yaşlı bir dede oturuyordu. Elinde küçük bir mendil vardı. Gözleri uzaklara bakıyordu. Adı Hasan değildi; adı Arif’ti. Arif dede, çocuklara bakınca gülümsedi ama gülüşü yarım kaldı.

Efe yanına oturdu.

— "Dede, iyi misin?"

Arif dede derin bir nefes aldı.

— "İyiyim… ama founduk gibi oldum." dedi, sonra hemen durdu, sanki yanlış kelime seçmiş gibi.

Ada, nazikçe sordu.

— "Neyi özledin?"

Arif dede mendili avucunda sıkıp bıraktı.

— "Eskiden burada çocuklar çok gülerdi. Ben de onların sesini dinlerdim. Son günlerde… pek duyamıyorum."

Efe, beyaz balonu dede tarafına yaklaştırdı. Balon, dedenin başının üstünde durdu. O an rüzgâr bile susmuş gibiydi.

Ada gülüş kutusunu iki eliyle tuttu.

— "Belki bu kutu, senin de duyman gereken bir gülüş getirir."

Kutunun mandalı yavaşça açıldı. Bu kez gülüş, Deniz’in küçük gülüşü gibi değil; İnci’nin kahkahası gibi değil… İkisini de içinde taşıyan, sıcak bir ses gibi yayıldı. Meydandan geçen iki çocuk, balonu görünce istemsizce güldü. Arkalarından bir başkası güldü. Sonra bir başkası. Bir anda meydanda gülüşler çoğaldı; kimse neden güldüğünü tam anlatamıyordu ama yüzler yumuşamıştı.

Arif dede gözlerini kapattı.

— "Duydum…" dedi. "İşte bu. Bu ses."

Efe’nin boğazı düğümlendi. Ada da bir an susup balona baktı. Beyaz balon ilk kez, sanki daha da beyazladı. Kutuysa artık neredeyse boştu; hafifti, sessizdi.

Arif dede çocuklara döndü.

— "Siz bu balonu nereden buldunuz?"

Efe gülümsedi.

— "O bizi buldu."

Arif dede başını salladı.

— "Bazen gülüş kaybolmaz. Sadece yolunu şaşırır. Siz yolu hatırlattınız."

Beyaz balon, ipini Efe’nin bileğinden nazikçe kurtarır gibi hafifçe yukarı çekti. Ada kutuyu kapattı; mandal artık kendiliğinden tık etmiyordu. Görev bitmişti.

Efe, balona fısıldadı.

— "Gidecek misin?"

Balon, rüzgârı arkasına aldı. Ama hızlı kaçmadı. Yavaş yavaş yükseldi; sanki “hoşça kal” demenin en nazik yolunu biliyordu. Meydandaki herkes bir an durup baktı. Sonra biri el salladı. Bir başkası da. Ve nedense, o gün herkesin yüzü biraz daha aydınlıktı.

Ada, Efe’ye döndü.

— "Sence yine gelir mi?"

Efe, boşalan bileğine baktı.

— "Gülüş kaybolursa… beyaz balon yolu bulur."

İkisi de aynı anda gülümsedi. Çünkü artık biliyorlardı: Beyaz balonun sırrı, gökyüzüne çıkmak değil; yere inip kalplere dokunmaktı.

Yazıyı Paylaş: