Altın Nar Masalı
Kavaklıdere köyünün en ucunda, kimsenin pek yaklaşmadığı eski bir bahçe vardı. Bahçenin ortasında da gövdesi kalın, dalları kıvrıla kıvrıla göğe uzanan bir nar ağacı dururdu. Her sonbahar, yapraklar sararıp rüzgâr serinlediğinde, bu ağacın dallarında bir tek nar belirirdi: Altın Nar. Köylüler onu uzaktan görür, kendi aralarında fısıldaşırdı. Çünkü o nar sıradan değildi; güneş vurunca sanki içinden ışık yanıyor gibi parlar, gece olunca ay ışığını toplar, bahçeye incecik bir aydınlık yayardı.
Köyde Zeynep adında meraklı bir çocuk yaşardı. Saçlarını hep iki örgü yapar, cebinde taş ve düğme biriktirir, her şeye dikkatle bakardı. Babası Hasan Usta değirmende çalışır, annesi Emine teyze ise evin önünde nane ve reyhan yetiştirirdi. O yıl köyün üstüne tuhaf bir hüzün çökmüştü: Yağmur gecikmiş, dereler incelmiş, insanların yüzü asılmıştı. Kimse yüksek sesle söylemiyordu ama herkesin içinde aynı soru vardı: Bahçe neden artık şarkı söylemiyor?
Zeynep bir akşam annesine yaklaşıp usulca sordu.
— "Anne, bahçedeki nar ağacı gerçekten altın nar veriyor mu?"
Emine teyze, Zeynep’in yüzündeki merakı görünce derin bir nefes aldı.
— "Veriyor derler kızım. Ama o nar, elini uzatan herkese nasip olmaz."
— "Neden? Nar nar işte. Toplar, eve getiririz."
Emine teyze gözlerini kaçırdı, sesi yumuşadı.
— "O narın kabuğu altın gibi görünür; içindeki taneler ise insanın kalbine benzer. Kalbin temiz değilse elini yakar derler."
Zeynep, o gece yatağında dönüp durdu. Pencerenin perdesinden sızan ay ışığı, sanki ona bir işaret veriyordu. İçinde hem korku hem de tuhaf bir sevinç vardı. Sabah olur olmaz en yakın arkadaşı Murat’ın kapısını çaldı.
— "Murat! Bahçeye gidelim mi?"
Murat uykulu gözlerle kapıyı araladı.
— "Hangi bahçeye? Hasanların bahçesi mi?"
— "Yok. O eski bahçe. Altın Nar’ın olduğu."
Murat bir an durdu, sonra gözleri açıldı.
— "Annem oraya gitmeyin der. Orada bir bekçi varmış."
Zeynep’in sesi titredi ama geri adım atmadı.
— "Bekçi varsa konuşuruz. Hem belki köyün derdine çare olur."
Murat, “çare” kelimesini duyunca ciddileşti. Çünkü evdeki boş su testilerini, babasının sessizliğini, annesinin pencereye bakıp iç geçirişini o da görüyordu.
— "Tamam. Ama yalnız gitmeyelim. Ayşe de gelsin."
Biraz sonra Ayşe de onlara katıldı. Ayşe, çantasına bir parça ekmek, bir de dedesinden kalma küçük bir bakır ayna koymuştu.
— "Dede aynayı verip ‘Karanlıkta doğruyu gösterir’ dedi."
Zeynep aynaya baktı, kendi gözlerini biraz daha büyük gördü. Kendi kendine, “Demek bugün gözlerimiz daha çok görecek” diye düşündü.
Üç çocuk, güneş tepeye yaklaşırken eski bahçeye vardılar. Kapısı paslıydı; ama kapının üstünde nar çiçeği gibi bir oyma vardı. Zeynep eliyle kapıyı itti. Kapı, sanki yıllardır açılmayı bekliyormuş gibi inledi. İçeri girdikleri anda rüzgâr birden kesildi; kuş sesleri de uzaklaştı. Bahçe sessizdi.
Tam o sırada, nar ağacının gölgesinde uzun boylu, beyaz sakallı bir adam belirdi. Elinde bir değnek vardı; değneğin ucunda da nar çiçeği şeklinde kırmızı bir taş parlıyordu.
— "Kim var orada?" diye seslendi adam.
Murat geriye bir adım attı, Ayşe çantasına sarıldı. Zeynep ise yutkundu, ama sesini sağlam tuttu.
— "Biz… biz köyden geldik. Ben Zeynep. Bu Murat, bu da Ayşe."
Adam gözlerini kısarak onları süzdü.
— "Köyden gelenin niyeti çok olur. Hangisi gerçek, hangisi rüzgâr, anlaşılmaz."
Zeynep derin bir nefes aldı.
— "Yağmur gecikti. İnsanlar üzgün. Biz altın narı görmek istedik. Belki… belki köye umut olur."
Bekçi adamın yüzünde bir kıpırtı oldu. Sanki bir kelime, içindeki taş gibi sert bir şeyi çatlatmıştı.
— "Umut kolay kelime değildir. Peki siz umut için ne verirsiniz?"
Ayşe hızlıca atıldı.
— "Ben ekmeğimi paylaşırım."
Murat da cesaret buldu.
— "Ben korkumu yenerim."
Zeynep bir an düşündü. Cebindeki taşları yokladı. Sonra içinden geleni söyledi.
— "Ben de… kıskançlığımı bırakırım. Her şey benim olsun istemem."
Bekçi adam değneğini yere vurdu. Toprakta ince bir titreşim yayıldı. Nar ağacının dalları hafifçe kıpırdadı ve en üstte, güneşin içine saklanmış gibi duran Altın Nar görünür oldu.
— "İşte orada. Ama unutmayın, narı koparmak kolaydır; taşımak zordur."
Zeynep ağaca yaklaştı. Narın kabuğu gerçekten altın gibi parlıyordu. Elini uzattı, parmakları sıcaklığı hissetti. Tam koparacakken narın içinden ince bir fısıltı duydu, sanki nar konuşuyordu.
— "Beni taşıyan kalbini de taşır."
Zeynep’in gözleri doldu. Bir an annesini düşündü; emek veren ellerini. Babasının değirmende yorulan omuzlarını. Köyde susuz kalan tarlaları. Narı kopardı; nar ağır değildi ama sanki duygularının ağırlığı eline oturdu.
Murat şaşkınlıkla baktı.
— "Gerçekten… altın gibi."
Ayşe bakır aynayı çıkardı, narı aynaya tuttu. Aynada narın kabuğu altın değildi; kabuk kırmızıydı, tıpkı sıradan nar gibi. Ama taneler… taneler sanki minik güneşlerdi.
— "Ayna doğruyu gösteriyor," dedi Ayşe, sesi titreyerek. "Altın olan kabuk değil… içi."
Bekçi adam başını salladı.
— "İçi altın olanın kabuğu sade görünür. İçi boş olanın kabuğu parlak olur."
Zeynep narı dikkatle çantasına yerleştirdi. Tam geri döneceklerken bahçenin sessizliği bir anda ağırlaştı. Uzakta, kuru bir dal çatladı. Bekçi adamın gözleri sertleşti.
— "Şimdi zor kısmı başlıyor. Nar, köye giderken size sınav olur."
Murat kaşlarını çattı.
— "Ne sınavı?"
Bekçi adam cevap vermedi. Sadece elini kaldırıp bahçenin çıkışını gösterdi.
Bahçeden çıktıklarında gökyüzü birden bulutlandı. Rüzgâr geri geldi, ama bu rüzgâr ılık değildi; sanki bir şeyler itiraz ediyordu. Köy yoluna girdiklerinde, karşılarına ilk olarak komşu çocuklardan Ömer çıktı. Zeynep’in çantasını fark edip gözlerini kocaman açtı.
— "Ne taşıyorsun? Bana da göster!"
Zeynep tereddüt etti. İçinde bir ses, “Hayır, bu benim” diye kıpırdadı. Hemen ardından kendi sözünü hatırladı.
— "Kıskançlığımı bırakırım."
Çantasını açtı, narı çıkarmadı ama Ömer’e gülümsedi.
— "Köy için bir şey taşıyoruz. Bizimle gelir misin?"
Ömer bir an şaşırdı; sonra başını salladı.
— "Gelirim."
Biraz ileride yaşlı Necla nine yolun kenarında oturuyordu. Ellerindeki kırışıklıklar, susuzluk gibi ince çizgilerdi.
— "Evlatlar, yüzünüzde telaş var," dedi.
Murat öne çıktı.
— "Nine, köy için umut taşıyoruz."
Necla nine Zeynep’in gözlerine baktı.
— "Umut taşıyana yol açılır," dedi. "Ama umut, paylaşmadan büyümez."
Zeynep narı çıkardı. Necla nine narın parlaklığına şaşırmadı; sanki onu yıllardır tanıyordu.
— "Bunu köy meydanında açın," dedi. "Herkes görsün, herkes duysun."
Köy meydanına vardıklarında insanlar toplanmıştı. Hasan Usta, Emine teyze, diğer komşular… Herkes merakla bakıyordu. Zeynep narı avucunun içine aldı. Kalbi hızlı atıyordu. Sanki narın içindeki ışık, onun kalp atışına eşlik ediyordu.
Babası yaklaşınca Zeynep’in gözleri doldu.
— "Baba… bunu sen aç."
Hasan Usta şaşırdı.
— "Ben mi? Bu senin bulduğun şey."
Zeynep başını salladı.
— "Ben buldum ama köyün. Sen açarsan herkesin olur."
Hasan Usta ellerini narın üstüne koydu. O an rüzgâr durdu. Meydanda derin bir sessizlik oldu. Nar ikiye ayrılınca içinden altın gibi parlayan taneler değil, incecik bir su sesi yükseldi. Sanki narın içinden bir dere doğdu. Taneler, yere düşen küçük damlalar gibi parladı ve sonra toprağa karıştı.
Bir anda gökyüzü açıldı, bulutların içinden iri yağmur damlaları düşmeye başladı. Önce bir iki, sonra çoğaldı. İnsanlar şaşkınlıkla ellerini göğe kaldırdı. Çocuklar kahkaha atmaya başladı, büyüklerin gözleri doldu.
Emine teyze Zeynep’e sarıldı.
— "Sen… sen bunu nasıl yaptın?"
Zeynep, annesinin omzunda ağlarken güldü de.
— "Ben yapmadım anne. Biz yaptık."
Murat yanlarına geldi, sesi kısık ama gururluydu.
— "Korkumu yendim. Ama en çok… iyi ki birlikte geldik."
Ayşe de bakır aynayı havaya kaldırdı; aynanın üstünde yağmur damlaları dans ediyordu.
— "Doğruyu gösterdi," dedi. "Altın, paylaşınca çoğalıyor."
O gün köyde yağmurun sesi, kahkahaya karıştı. Altın Nar ise bir daha aynı şekilde görünmedi. Ama kimse üzülmedi. Çünkü herkes, altın olan şeyin narın kabuğu değil; birlikte atılan adımlar, paylaşılan cesaret ve bir çocuğun içinden yükselen temiz niyet olduğunu anlamıştı. Ve Zeynep her sonbahar, nar ağaçlarına bakarken aynı cümleyi içinden geçirirdi: Bazı ışıklar, elde değil; kalpte taşınır.