Yüksek Dağ Masalı
Uzak olmayan ama çok güzel bir ülkede, tepesi bembeyaz bulutlara değen görkemli bir dağ varmış. Herkes ona Yüksek Dağ dermiş. Bu dağ öyle yüksekmiş ki sabah güneşi ilk önce onun zirvesine gülümser, akşam yıldızlar en önce onun tepesinde pırıldarmış. Dağın eteklerinde de cıvıl cıvıl bir köy varmış. Bu köyde üç yakın arkadaş yaşarmış: kıpır kıpır Baran, hayal gücü çok geniş Defne ve her şeyi dikkatle gözlemleyen sevimli Ege.
Bu üç arkadaş birlikte gülmeyi, koşmayı, yeni yerler keşfetmeyi çok severmiş. Bir gün çimenlerin üstüne uzanıp gökyüzündeki bulutlara şekil verirken, Yüksek Dağ yine bütün heybetiyle karşılarında duruyormuş.
— Şu buluta bakın, tavşana benziyor! demiş Defne, gülerek.
— Bence tavşan değil, kocaman bir dondurma külahı! demiş Baran.
— İkiniz de yanıldınız, o kesinlikle şapkalı bir ördek, demiş Ege, gözlerini kısarak.
Üçü birden kahkahalara boğulmuş. Sonra Baran birden doğrulup dağı göstermiş.
— Ben karar verdim! Yüksek Dağ’a çıkacağız!
— Çıkacağız da ne yapacağız? diye sormuş Defne, heyecanla ayağa kalkarak.
— Zirveden bütün dünyaya bakacağız! demiş Baran.
— Bir de yol boyunca keşif yapacağız, not tutacağız, çiçekleri inceleyeceğiz, bulutlara isim vereceğiz, diye eklemiş Ege.
— Ve şarkı söyleyeceğiz! diye sevinçle zıplamış Defne.
Akşam olunca üç arkadaş evlerine gidip hazırlık yapmış. Anneleri onlara poğaça, meyve ve küçük sandviçler hazırlamış. Ege küçük dürbününü almış. Defne renkli bir not defteriyle boya kalemlerini çantasına koymuş. Baran da dedesinin verdiği minicik ama çok güzel katlanmış Türk bayrağını özenle cebine yerleştirmiş.
Ertesi sabah kuş sesleri eşliğinde yola çıkmışlar. Hava mis gibiymiş. Çimenler ışıl ışıl parlıyor, arılar çiçeklerin üstünde minik helikopterler gibi vızıldıyormuş.
— Macera başlasın! diye bağırmış Baran.
— Bekleyin, önce bugünün ismini koyalım, demiş Defne.
— Ne ismi? diye sormuş Ege.
— “Muhteşem Tırmanış ve Neşeli Keşif Günü”, demiş Defne gururla.
— Biraz uzun olmuş, demiş Ege.
— O zaman kısaca “Süper Gün”, demiş Baran.
— Tamam, bu oldu! diye gülmüş Defne.
Yolun başında rengârenk kır çiçekleriyle dolu bir çayır varmış. Defne her çiçeğe ayrı ayrı bakmış.
— Şuna bakın! Bu çiçeğin rengi neredeyse gün batımı gibi!
— Bu da limon şerbeti sarısı, demiş Ege.
— O zaman bunun adı da limon çiçeği olsun, diye atılmış Baran.
— Her çiçeğe isim mi vereceğiz?
— Evet! Bence çok eğlenceli! demiş Baran.
Böylece yürürken bir sürü çiçeğe kendi uydurdukları isimleri vermişler: gülücük papatyası, hoplayan menekşe, misket lalesi, güneş sakızı çiçeği… Artık yolculuk, sanki doğanın içinde oynanan bir oyuna dönüşmüş.
Bir süre sonra karşılarına pırıl pırıl akan neşeli bir dere çıkmış. Suyun üstündeki taşlar, sanki biri onları bilerek adım adım dizmiş gibiymiş.
— Bu taşlar tam bizim için konmuş! demiş Baran.
— Kim koymuş olabilir? diye sormuş Defne.
— Belki dağın gizli yardımcısıdır, demiş Ege.
— Ya da su perileri!
— Ya da konuşkan kunduzlar! diye eklemiş Baran.
Üçü de taşların üstünden sekerek geçmiş. Her sıçrayışta kendi ses efektlerini yapmışlar.
— Hop!
— Zip!
— Pofuduk zıplayış!
Dereyi geçince ileride kocaman bir ağaç görmüşler. Ağacın dalları o kadar genişmiş ki altı adeta doğal bir oyun evi gibiymiş. Dalların arasında üç sincabın koşturduğunu fark etmişler.
— Şunlara bakın! Sanki yarış yapıyorlar! demiş Ege.
— Birinci olan şu tombik olan! demiş Baran.
— Hayır, bence kazanan kuyruklu olan, demiş Defne.
— Hepsinin kuyruğu var, diye gülmüş Ege.
— Olsun, en kuyruklu olan işte! demiş Defne.
Üç arkadaş ağacın altında mola verip sandviçlerini yemiş. Sonra Baran yerden iki dal parçası bulup birini Ege’ye, birini Defne’ye vermiş.
— Bunlar artık dağ kâşiflerinin asalarıdır, demiş ciddi bir yüzle.
— O zaman ben Bulut Şövalyesi Defne’yim, demiş Defne.
— Ben de Harita Ustası Ege, demiş Ege.
— Ben de Zirve Kaptanı Baran! diye ilan etmiş Baran.
Üçü birden asalarını havaya kaldırıp kahkahalarla yürümeye devam etmiş.
Dağa biraz daha tırmandıklarında, eğimli bir çimenlik alana gelmişler. Burada rüzgâr tatlı tatlı esiyor, çimenler dalga dalga sallanıyormuş.
— Buradan aşağı yuvarlanalım mı? diye sormuş Baran, gözleri ışıldayarak.
— Kesinlikle evet! demiş Defne.
— Ama sırayla, yoksa birbirimize dolaşırız, diye eklemiş Ege.
Önce Baran yuvarlanmış, sonra Defne, sonra Ege. Aşağı indiklerinde saçlarına çimenler yapışmış, yüzleri gülmekten kıpkırmızı olmuş.
— Ben bir buluta dönüştüm galiba, demiş Defne.
— Sen daha çok otlu poğaçaya benziyorsun, demiş Baran.
— O zaman sen de dev bir karpuz çekirdeğisin, diye karşılık vermiş Defne.
Yeniden gülmeye başlamışlar.
Biraz sonra taşların arasında yankı yapan çok ilginç bir yer bulmuşlar. Baran yüksek sesle bağırmış:
— Merhabaaaa!
Dağ da sanki onunla oyun oynar gibi cevap vermiş: “Merhabaaa!”
Defne heyecanla öne atılmış.
— Biz zirveye gidiyoruz!
Dağ yine cevap vermiş: “Gidiyoruz… gidiyoruz…”
Ege ellerini ağzına götürüp seslenmiş:
— En neşeli ekip biziz!
Yankı geri dönmüş: “Biziz… biziz…”
— Bence dağ bizi sevdi, demiş Defne.
— Bence de, demiş Ege.
— Kesin sevdi. Bak, bizimle konuşuyor, demiş Baran.
Yolculuk ilerledikçe gökyüzü daha da yaklaşmış gibi görünmeye başlamış. Bulutlar artık dev pamuk yığınları gibi hemen yanlarındaymış. Bir tanesi öyle komikmiş ki üçü de durup uzun uzun bakmış.
— Bu, bıyıklı bir kedi! demiş Baran.
— Hayır, bence bir pasta, demiş Defne.
— Üstünde de kreması var, demiş Ege.
— O zaman adı “kedi-pasta bulutu” olsun, diye karar vermiş Defne.
Dağın üst kısmına geldiklerinde küçük bir düzlük bulmuşlar. Burada minicik mor çiçekler açmış, kelebekler dans ediyormuş. Sanki dağ, zirveye yaklaşan konukları için özel bir karşılama hazırlamış gibiymiş.
— Şuna bakın, kelebekler bizi alkışlıyor! demiş Baran.
— Belki de “aferin” diyorlardır, demiş Ege.
— Bence “biraz daha gelin, az kaldı” diyorlar, diye fısıldamış Defne.
Üç arkadaş son bölüme geldiklerini anlamışlar. Adımlarını daha da neşeyle atmışlar. Baran önde gidiyor, Ege çevreyi izliyor, Defne de bulutlara baka baka şarkı uyduruyormuş.
— Yüksek Dağ, Yüksek Dağ,
Çıkıyoruz ağır ağır,
Güneş güler, rüzgâr oynar,
Dostluk bize güç katar!
— Bir daha söyle! demiş Baran.
— Hep birlikte söyleyelim! demiş Ege.
Üçü şarkıyı tekrar tekrar söyleyerek en sonunda zirveye ulaşmışlar.
Ve işte o an…
Karşılarında uçsuz bucaksız bir manzara açılmış. Aşağıda yemyeşil ormanlar, gümüş gibi parlayan dere, oyuncak evler gibi görünen köy, uzakta kıvrıla kıvrıla giden yollar varmış. Gökyüzü masmaviymiş. Bulutlar sanki onların ayaklarının altından geçiyormuş.
Üç arkadaş bir süre hayran hayran etrafa bakmış. Sonra Baran cebinden dikkatle katlanmış Türk bayrağını çıkarmış. Hep birlikte uygun bir yer bulmuşlar. Küçük bir çubuğu sağlamca yerleştirip bayrağı oraya bağlamışlar. Rüzgâr hafifçe esince Türk bayrağı dalgalanmaya başlamış.
Üçünün gözleri sevinçle parlamış.
— Başardık! diye bağırmış Baran.
— Gerçekten çıktık! demiş Defne.
— Hem de birlikte, gülerek, oynayarak, keşfederek, demiş Ege.
Sonra üçü de yan yana durmuş, dalgalanan bayrağa bakmış. İçleri gururla, sevinçle ve sıcacık bir dostluk duygusuyla dolmuş.
— Bence en güzel şey zirve değil, demiş Defne.
— Ne o zaman? diye sormuş Baran.
— Buraya birlikte çıkmış olmamız, demiş Defne.
— Ve yol boyunca her şeyi eğlenceye çevirmemiz, diye eklemiş Ege.
— O zaman yeni kararım şu, demiş Baran. — Bir sonraki maceramızda daha da çok şarkı söyleyeceğiz!
— Ve daha çok çiçeğe isim vereceğiz! demiş Defne.
— Ve daha çok not tutacağız, demiş Ege.
— Ve bol bol güleceğiz! diye üçü bir ağızdan bağırmış.
Yüksek Dağ da onların neşesini yankıyla geri vermiş sanki: “Güleceğiz… güleceğiz…”
O günden sonra köyde herkes onların zirve macerasını konuşmuş. Ama en çok anlatılan şey, dağın ne kadar yüksek olduğu değilmiş. En çok anlatılan şey; üç arkadaşın yol boyunca kurduğu oyunlar, uydurduğu şarkılar, paylaştığı kahkahalar ve dostluklarıymış.
Çünkü bazı zirvelere sadece ayaklarla değil, neşeyle, merakla ve arkadaşlıkla çıkılırmış.
