Wednesday Masalı

Mine Kaya 35 Okuma Süresi: 8 dk Masal Oku
Wednesday Masalı

Nevermore Akademisi’nin sabahları genelde sisli olurdu. Çam ağaçlarının arasından süzülen pus, okulun sivri kulelerini saklar; gargoyle heykellerinin yüzlerine ciddi bir ifade takardı. Ama o gün farklıydı. Sis vardı, evet, fakat sanki sisin içinde bir şey eksikti.

Wednesday Addams bunu ilk fark eden oldu.

Bahçedeki güller normalde kıpkırmızı açardı. O sabah güller soluk griydi. Çimenler yeşil değil, sanki eski bir fotoğrafın içinden kopmuş gibiydi. Wednesday hiç şaşırmadı, sadece kaşını hafifçe kaldırdı.

Enid Sinclair ise tam tersine panikledi.

"Wednesday! Çimenlerim hasta gibi görünüyor!"

Wednesday, çimenlere baktı ve sakince not defterini çıkardı.

"Çimenlerin değil, renklerin sorunu var."

Enid gözlerini kocaman açtı.

"Renkler mi kaçtı yani? Renk kaçırılır mı?"

Wednesday, ciddiyetle başını salladı.

"Her şey kaçırılabilir. Özellikle kimse dikkat etmiyorsa."

Enid, bu cevabı hiç sevmedi. Çünkü Enid’in dünyasında renkler, mutlulukla aynı şeydi. O yüzden çimenlerin grileşmesi, sanki kahkahaların da grileşmesi demekti.

Tam o sırada Thing, okulun taş merdivenlerinden hızla geldi. Avucunun içine küçük, kıvrılmış bir kağıt sıkıştırmıştı.

Wednesday kağıdı açtı. Üzerinde düzgün, köşeli bir yazı vardı.

"Nevermore’ın renkleri artık benim. Gülmek yasak."

Enid, cümleyi bitirince boğazını temizledi.

"Kim gülmeyi yasaklar ki? O kadar kötü bir şey mi gülmek?"

Wednesday, notu tekrar katladı.

"Bunu yazan biri, gülmeyi kaybetmiş biri."

Enid’in yüzü bir an ciddileşti.

"Belki de geri kazandırmamız gerekiyordur."

Wednesday ona baktı. Sanki Enid’in cümlesinde gizli bir mantık kusuru arıyordu. Bulamayınca da ilerledi.

"Önce bulmamız gerekiyor."

İkili, okulun koridorlarına daldı. Nevermore’un içi de değişmişti. Vitray pencereler renksizdi. Duvar halıları solgun. Öğrencilerin kıyafetleri bile bir ton daha mat görünüyordu.

Bianca Barclay, spor salonunun önünde duruyordu. Normalde kendinden emin duruşu, o gün bir miktar huzursuzdu.

"Bunu siz de mi fark ettiniz?"

Enid hemen atıldı.

"Evet! Renklerimiz kayıp! Bu bir felaket!"

Bianca, kollarını bağladı.

"Felaket değil. Ama dikkat dağıtıcı. Ve sinir bozucu."

Wednesday notu gösterdi.

"Birisi sorumluluk almış."

Bianca, notu okudu ve burnundan kısa bir nefes verdi.

"Gülmek yasakmış. Ne kadar dramatik."

Enid, Bianca’ya yaklaştı.

"Bianca, senin siren gücün var. Onu kullanıp renkleri geri çağırabilir misin?"

Bianca kaşlarını çattı.

"Keşke o kadar kolay olsa. Ama bu... sanki okulun kendisi solmuş gibi."

O sırada Xavier Thorpe merdivenlerden indi. Üzerinde boya lekeli gömleği vardı ama lekeler bile griye dönmüştü. Bu durum onu ayrıca sinirlendiriyordu.

"Biri resimlerime karışmış. Bu kişisel."

Wednesday, Xavier’e döndü.

"Kişisel olması, iz bırakacağı anlamına gelir."

Xavier, başıyla onayladı.

"Atölyeye gelin. Bir şey göstereceğim."

Atölyede, Xavier’in yaptığı çizimler duvarda asılıydı. Hepsi griydi. Fakat bir tanesinin köşesinde minicik bir renk kalmıştı: bir damla parlak mor.

Enid sevinçle bağıracaktı ama Wednesday eliyle susturdu. Thing de parmaklarıyla sessiz alkış yaptı.

Wednesday, mor damlaya yaklaştı.

"Bu, kalan son iz olabilir."

Xavier, mor noktayı gösterdi.

"Dün gece yoktu. Bu sabah belirdi. Sanki biri geri dönerken yanlışlıkla bir parça düşürmüş gibi."

Enid, heyecanla ellerini birbirine vurdu.

"Yani iz sürüyoruz! Bu bir dedektif oyunu!"

Wednesday, Enid’e baktı.

"Oyun değil."

Enid gülümsedi.

"Tamam, oyun değil. Ama yine de çok heyecanlı."

Bianca, kapıya yaslandı.

"O mor iz nereye gidiyor?"

Thing, yere doğru yürüdü ve parmaklarıyla tozun üstünde minik bir çizgi çizdi. Sonra bir yöne işaret etti. Koridorun sonuna, eski arşive.

Arşiv kapısı gıcırdayarak açıldı. İçerisi kitap kokuyordu. Tozlu raflar, eski öğrencilerin kayıtları, unutulmuş eşyalarla doluydu.

Kapının yanında Larissa Weems belirdi. Bakışı keskin, sesi netti.

"Bu bölüm öğrencilere kapalı."

Wednesday hiç geri adım atmadı.

"O zaman renkleri kim aldı?"

Weems’in yüzünde bir anlık şaşkınlık geçti ama hemen toparlandı.

"Bu bir şaka değil, Wednesday."

Enid araya girdi, sesi yumuşaktı.

"Biz sadece okulu eski haline döndürmek istiyoruz."

Weems, Enid’e baktı. Bir an durdu. Sanki Enid’in samimiyeti, duvardaki soğukluğu çatlatmıştı.

"Dikkatli olun. Burada her raf bir sır saklar."

Wednesday, bir rafın önünde durdu. Tozlu bir defter çekti. Kapağında soluk bir etiket vardı: Renk Ritüelleri.

Enid, kelimeyi duyunca irkildi.

"Ritüel mi? Bu kulağa hiç neşeli gelmedi."

Wednesday defteri açtı. Sayfalar çizimlerle doluydu: renkli şeritler, küçük semboller, gülümseyen yüzler. En altta bir not: Gülüş bir kapıdır. Renkler, neşenin anahtarıyla döner.

Enid, satırı okurken gözleri parladı.

"Bak! Renkler neşeye bağlıymış! O zaman gülmek yasaklayan kişi renkleri kilitlemiş!"

Wednesday, sayfanın kenarındaki küçük bir işareti fark etti. Üç küçük nokta, bir spiral. Tanıdı.

"Bu işaret, şehirdeki eski şekerci dükkanının kapısında da vardı."

Tam o anda kapıdan Tyler Galpin göründü. Üzerinde kahverengi ceketi, yüzünde her zamanki biraz utangaç ifade vardı.

"Sizi burada bulacağımı tahmin etmiştim."

Enid hemen sordu.

"Tyler, sen de renklerin gittiğini gördün mü?"

Tyler başını salladı.

"Evet. Kafede kekler bile gri. Bu... korkunç."

Wednesday, Tyler’ın gözlerine baktı.

"Şekerci dükkanı işaretini biliyor musun?"

Tyler kısa bir an duraksadı.

"Şehirdeki eski yerleri bilirim. Babamla devriye gezerken görürdüm. O dükkan yıllardır kapalı."

Xavier, Tyler’a kuşkuyla baktı.

"Peki neden şimdi aklına geldi?"

Tyler omuz silkti ama sesi dürüst gibiydi.

"Çünkü renkler gidince insanlar ilk tatlıları özler. Tatlılar renkli olmalı."

Enid kıkırdadı. Sonra ağzını kapattı, sanki yasak varmış gibi.

"Pardon. Refleks."

Wednesday defteri kapattı.

"Şekerci dükkanına gidiyoruz."

Şehir yolunda hava hâlâ soluktu. Ama Enid, yürürken kendi kendine mırıldanıyordu. Neşeli bir melodi. Rengi olmayan bir dünyada bile sesin rengi olabileceğine inanır gibiydi.

Dükkanın tabelası, eski ve yıpranmıştı. Kapıda gerçekten de spiral işaret vardı. Thing kapıyı itti; kilit yoktu. Sanki onları bekliyordu.

İçeride raflar boştu. Tezgahın arkasında ise küçük bir sandık duruyordu. Sandığın üstünde yine aynı yazı: Gülmek yasak.

Enid, fısıldar gibi konuştu.

"Burası çok üzücü. Sanki kimse burayı sevmemiş gibi."

Wednesday, sandığa yaklaştı. Sandığın kapağı açılmadı. Üzerinde üç küçük yuva vardı. Bir tanesi morla hafifçe boyanmıştı.

Xavier, cebinden küçük bir boya tüpü çıkardı. İçinde kalan son renkli pigmenti saklamıştı: mavi.

"Bu bende kaldı. Dün gece resim yaparken kenarda kalmıştı."

Bianca, saç tokasını çıkarıp tezgaha vurdu. Tokası, normalde parlak gümüştü ama gri olmuştu. Yine de Bianca’nın sesi parlaktı.

"Ben de bir şey getirdim."

Tokanın ucunda minik, soluk da olsa pembe bir taş vardı.

Enid şaşkınlıkla gözlerini kırptı.

"Bianca, o taş hâlâ pembe!"

Bianca, hafifçe gülümsedi. Bu gülümseme bile odayı aydınlatır gibi oldu.

"Bazı şeyler kolay solmaz."

Wednesday, üç yuva için üç renk gerektiğini anladı. Mor iz zaten vardı. Mavi tüp, pembe taş. Sandığın yuvalarına yerleştirdiler.

Sandık titredi. Kapağı yavaşça açıldı. İçinden bir kavanoz çıktı. Kavanozun içinde, sanki sıvı ışık vardı. Renkler dalgalanıyordu.

Kavanozun yanında bir not vardı. Bu sefer yazı daha aceleciydi.

"Ben sadece sessizlik istedim. Gülüşler çok yüksek."

Enid’in sesi yumuşadı.

"Bunu yazan biri yalnız."

Wednesday, notun arkasını çevirdi. Orada bir isim yoktu. Ama küçük bir çizim vardı: bir arı.

Eugene Ottinger.

Enid koşarak kapıya yöneldi.

"Eugene! O arıları sever! Hemen onu bulmalıyız!"

Nevermore’a geri döndüler. Bahçenin köşesinde, küçük sera kısmında Eugene oturuyordu. Önünde birkaç boş arı kutusu vardı. Gözleri yere bakıyordu.

Enid yanına çömeldi.

"Eugene, sen misin? Renkleri sen mi sakladın?"

Eugene irkildi, sonra başını kaldırdı. Gözleri doluydu ama kızgın değildi; daha çok kırgındı.

"Ben kimseyi üzmek istemedim."

Wednesday, kavanozu gösterdi.

"Ama bunu yapınca herkes üzüldü."

Eugene dudaklarını ısırdı.

"Herkes hep çok gülüyor. Ben de gülmek istiyorum ama bazen... gülüşler bana ait değil gibi."

Enid’in gözleri doldu. Sesini titretmeden konuşmaya çalıştı.

"Gülüşler paylaşılabilir Eugene. Bu kötü bir şey değil."

Eugene başını iki yana salladı.

"Ben hep kenarda kalıyorum. Arılarım bile bazen beni dinlemiyor."

Thing, Eugene’in dizine hafifçe dokundu. Sonra avucunu açtı. İçinde küçük bir şeker vardı. Dükkanın sandığından düşmüş olmalıydı. Şekerin üzerinde minicik bir gülen yüz vardı.

Eugene şaşırdı.

"Bu... benim çocukken sevdiğim şeker."

Wednesday, kavanozu Eugene’in önüne koydu.

"Renkleri geri vermenin yolu var. Defterde yazıyordu. Neşe bir kapı."

Bianca, ciddi ama yumuşak bir tonla konuştu.

"Neşe sadece kahkaha değil. Bazen birinin yanında oturmak da neşedir."

Xavier, Eugene’e baktı.

"İstersen yarın beraber resim yapabiliriz. Arılarını da çizeriz. Hem gerçek renklerle."

Tyler da ekledi.

"Kafede senin için özel bir bal kurabiyesi yaparım. Rengi geri gelince altın gibi olur."

Enid, Eugene’in elini tuttu.

"Bizimle ol. Neşeyi birlikte yapalım."

Eugene’in gözlerinden bir damla yaş aktı. Sonra gülümsedi. Küçük, utangaç, ama gerçek bir gülümseme.

"Tamam. Özür dilerim."

Wednesday kavanozun kapağını açtı. Renkler, sanki özgürlüğe kavuşmuş kuşlar gibi havaya yayıldı. Bir anda bahçedeki güller yeniden kırmızı oldu. Çimenler yeşillendi. Gökyüzü maviye döndü. Nevermore, sanki nefes aldı.

Enid sevinçle ayağa fırladı.

"Başardık! Renkler döndü!"

Eugene, gülerek başını salladı.

"Sanırım gülmek o kadar da korkunç değilmiş."

Wednesday, her zamanki ciddi yüzüyle durdu. Ama gözlerinin içinde minik bir parıltı vardı. Thing bunu fark etti ve sevinçle parmaklarını şıklattı.

Enid, Wednesday’e yaklaştı.

"Peki sen? Sen de gülmeyi seviyor musun?"

Wednesday bir an durdu. Sonra çok hafif, neredeyse kimsenin yakalayamayacağı bir tebessüm etti.

"Renkler geri geldiyse, bazı şeyler işe yarıyor demektir."

Enid kahkahasını tutamadı.

"Bu, senin en Wednesday tarzı mutlu cümlen!"

Okulun bahçesinde herkes bir araya geldi. Eugene arı kutularını yeniden düzenledi. Xavier ilk renkli resmini yaptı. Bianca, saçındaki tokayı takınca taş daha da pembeleşti. Tyler, gerçekten bal kurabiyesi getirdi. Enid ise rengarenk kurdelelerini rüzgarda savurdu.

Ve Nevermore’da o gün, gülmek yasak değildi.

Çünkü neşe, kapısı açık bir sırdı.

Yazıyı Paylaş: