Rüya Ormanı Masalı
Rüzgârın bile fısıldayarak estiği bir akşamüstüydü. Gökyüzü turuncudan mora dönerken, küçük Merve penceresinin önünde oturmuş, avuç içinin içine sığan bir kozalakla oynuyordu. Kozalağı çeviriyor, yüzeyindeki çizgilere bakıyor, sanki içinden bir hikâye çıkacakmış gibi bekliyordu. O gün okulda öğretmeni “Hayal kurmak da bir keşiftir” demişti ama Merve’nin aklına keşif denince hep haritalar, pusulalar, mağaralar geliyordu. Hayal kurmak ona göre daha sessiz, daha içe dönük bir şeydi. Yine de içi kıpır kıpırdı; çünkü geceleri gördüğü bazı rüyalar, sanki bir yerden çağırır gibi tekrar tekrar geliyordu.
Annesi mutfaktan seslendi.
— Merve, masan hazır. Geliyor musun?
Merve kozalakla birlikte ayağa kalktı. Tam kapıya yürürken kozalak, avucunda hafifçe ısındı. Merve durdu, şaşkınlıkla elini açtı; kozalak sanki minicik bir kalp gibi atıyordu. O an, kulağına çok ince bir ses geldi; sanki rüzgâr konuşuyordu.
— Merve… Rüya Ormanı seni bekliyor…
Merve ürperdi ama korkudan çok merak hissetti. Kozalağı cebine koydu, masaya doğru yürüdü. Yemek boyunca aklı kozalaktaydı; tabağındaki pilavın taneleri bile ona orman yolu gibi görünüyordu. Babası gününün nasıl geçtiğini sorunca Merve, kendi bile anlamadan bir cümle kurdu.
— Bugün… sanki bir yer beni çağırıyor gibi.
Babası gülümsedi.
— Bazen rüyalar böyle yapar. Ama rüyaların da bir dili vardır. Onu anlamak için sabırlı olmak gerekir.
Annesi Merve’nin saçını okşadı.
— Eğer kötü hissettiğin bir rüya olursa bize söyle, tamam mı?
Merve başını salladı. Kötü hissetmiyordu; tam tersine, içinde ince bir ışık yanıyordu. O gece yatağına uzandığında kozalak cebinden çıkıp yastığının yanına geldi. Merve şaşırdı; “gelmiş” gibi söylüyordu çünkü gerçekten de oradaydı. Merve, kozalaktan gözlerini alamadan fısıldadı.
— Sen… nasıl…?
Kozalak bir kez daha ısındı. Odanın köşesinde duran gece lambasının ışığı dalgalandı, perde kıpırdadı. Merve’nin göz kapakları ağırlaştı. Uykuya düşerken, sanki odası büyüdü de duvarlar uzaklaştı; sonra tavan bir gökyüzüne dönüştü.
Birden kendini yumuşacık, çimen kokulu bir patikada buldu. Ayaklarının altında toprak yoktu; sanki bulutla çamur karışımı bir şeydi. Önünde dev ağaçların gövdeleri yükseliyor, yapraklar yıldız gibi parlıyordu. Orası, rüyalarında gördüğü yerdi: Rüya Ormanı.
Merve, elini cebine attı. Kozalak hâlâ yanındaydı; ama artık kozalak değildi. Minik bir fener gibiydi, içinden sıcak bir sarı ışık çıkıyordu. Merve feneri havaya kaldırınca, ağaçların arasından bir kuş sesi duyuldu. Kuş değil; sanki konuşan bir flüt gibiydi.
— Hoş geldin, Rüya Yürüyücüsü.
Merve arkasını döndü. Bir dalın üstünde, tüyleri gece mavisi, gözleri kehribar rengi bir baykuş duruyordu. Başındaki tüyler taç gibi kabarıktı.
— Sen de kimsin? dedi Merve.
Baykuş kanatlarını hafifçe açtı, eğilir gibi yaptı.
— Benim adım Loris. Bu ormanın bekçisiyim. Senin adın Merve, değil mi?
Merve şaşkınlıkla geri adım attı.
— Nereden biliyorsun?
— Rüya Ormanı, gelenin adını rüzgârdan öğrenir. Ama asıl soru şu: Sen buraya neden geldin?
Merve bir an düşündü. Neden geldiğini tam bilmiyordu. Sadece çağrılmıştı.
— Sanırım… kozalak yüzünden.
Loris, fener-kozalak’a baktı.
— O, Uyanık Tohum. Rüyalarla uyanıklık arasındaki kapıyı bulmana yardım eder. Ama bu gece seni çağıran şey tohum değil. Orman, bir sesini kaybetti.
Merve ürperdi.
— Ses mi? Ormanın sesi kaybolursa ne olur?
— Yapraklar hışırdamaz, dere şarkı söylemez, kuşlar ötmez. En kötüsü, çocukların rüyaları renksizleşir.
Merve, ağaçlara baktı. Yapraklar parlıyordu ama gerçekten de bir garip sessizlik vardı; sanki herkes nefesini tutuyordu.
— Ben ne yapabilirim ki? diye sordu.
Loris gözlerini yumuşattı.
— Birinin cesur bir “evet” demesi gerekir. Rüya Ormanı’nda her kapı, bir “evet” ile açılır.
Merve yutkundu. Korkuyordu ama içindeki merak, korkunun önüne geçiyordu.
— Evet… yardım edeceğim.
O an, fener-kozalak daha parlak yandı. Uzakta, ağaçların arasında gümüş bir sis yükseldi. Sis, şekil değiştirerek bir tavşana dönüştü; tavşanın kulakları uzun, kuyruğu pamuk gibi ama gözleri sanki bir büyüğün gözleriydi.
— Nihayet! dedi tavşan.
Merve şaşkınlıkla eğildi.
— Tavşan konuşuyor…
— Burada her şey konuşur, yeter ki dinlemeyi bil. Benim adım Pıtırcık. Ama sakın tatlı olduğuma bakma. Hızlıyımdır.
Loris gülümsedi.
— Pıtırcık, seni Yol Taşı’na götürecek. Yol Taşı, kayıp sesi gösterir. Ama kolay olmayacak. Çünkü sesi çalan şey, rüyaları kıskanan bir gölge.
Merve’nin içi sıkıştı.
— Gölge mi? Kötü bir şey mi?
Loris başını yana eğdi.
— Kötü doğmadı. Kırıldı. Kırılan şey bazen karanlık olur.
Pıtırcık patikaya zıpladı, Merve’ye döndü.
— Hazır mısın?
— Hazırım.
Yürümeye başladılar. Orman, her adımda başka bir kokuyla karşılıyordu: bir yerde tarçın, bir yerde yağmur, bir yerde sıcak ekmek. Merve, rüya gibi ama çok gerçekti. Bir ağacın gövdesinde küçük bir kapı gördü; kapı minicik, üzerinde bir zil vardı. Merve zili çalmaya uzandı.
Pıtırcık hemen araya girdi.
— Sakın! O kapı “Merak Evi”. İçeri giren, bir daha dışarı çıkmak istemez.
Merve elini geri çekti.
— Ama merak etmek kötü değil ki.
— Kötü değil. Ama bazen merak, zamanı yer. Bizim zamanımız az.
Merve başını salladı. Patika daraldı, dallar birbirine yaklaştı. Bir süre sonra büyük bir taşın önüne geldiler. Taş, düz değildi; üstünde dalga dalga çizgiler vardı ve ortasında bir oyuk… sanki bir kulak gibi.
Loris de yanlarına geldi; baykuş, hiç ses çıkarmadan uçarak taşın üstüne kondu.
— İşte Yol Taşı, dedi.
Merve taşın oyuğuna yaklaştı. Taş, sanki ona bakıyordu.
— Ne yapmam gerekiyor?
Loris ciddileşti.
— Taşa bir anını anlat. En gerçek anını. Taş, gerçeği sever. Yalanı sevmez.
Merve bir an düşündü. En gerçek an… Aklına bir gün geldi: Okulda bir arkadaşının kalemi kaybolmuştu, herkes birbirini suçlamıştı. Merve o an korkmuştu, çünkü kalemi yerde görmüştü ama kimseye söylememişti; “Ben söyledim derler, beni de suçlarlar” diye düşünmüştü. Sonra bir süre vicdanı sıkışmış, sonunda öğretmene gidip gerçeği anlatmıştı. O gün, hem utanmış hem rahatlamıştı.
Merve taşın oyuğuna fısıldadı.
— Bir gün korktum. Susmak istedim. Ama sonra içimde bir şey ağırlaştı. Gerçeği söyleyince… kalbim hafifledi.
Taş birden titredi. Çizgiler ışıldadı. Oyuğun içinden ince bir ses yükseldi; ama tam bir kelime değildi, sanki bir yön duygusu gibiydi. Taşın üzerinde gümüş bir çizgi belirdi ve ormanın derinliklerine doğru uzandı.
Pıtırcık sevinçle zıpladı.
— Çizgi! Çizgi çıktı! Hadi, hadi!
Merve çizgiyi takip etmeye başladı. Çizgi bazen ağaçların köklerinden geçiyor, bazen taşların üzerinden atlıyor, bazen su birikintilerine yansıyordu. Bir süre sonra sis yoğunlaştı. Sis, kulaklarının içine kadar doluyor gibiydi. Merve adımlarını yavaşlattı.
— Burası çok… sessiz.
Loris’in sesi düşük çıktı.
— Çünkü burası Unutulmuş Notalar Vadisi. Buraya gelen sesler, hatırlanmayı bekler.
Merve bir an durdu. Sislerin arasında küçük ışıklar gördü. Ateş böceği sandı ama ışıklar sanki minik kelimelerdi. Bir tanesi Merve’nin etrafında döndü; Merve dikkatle dinleyince, çok kısık bir fısıltı duydu:
— “Özür dilerim…”
Merve’nin gözleri doldu. Bu kelime, bazen söylemesi zor ama içi rahatlatan bir kelimeydi. Bir başka ışık yaklaştı:
— “Yanındayım…”
Merve boğazındaki düğümü hissetti. Bu kelimeler sanki başkalarının rüyalarından düşmüş, burada asılı kalmıştı.
Pıtırcık birden durdu, kulaklarını dikti.
— Şşt! Dinle!
Uzaktan bir tıkırtı geldi. Sonra bir sürtünme. Ve sisin içinden uzun, ince bir gölge çıktı. Gölgenin şekli tam belli değildi; bazen bir kurt gibi, bazen bir duman gibi, bazen bir dev gibi görünüyordu. Ama gözleri vardı: iki soluk, gri ışık.
Merve’nin kalbi hızlandı. Geri çekildi.
— O mu?
Loris kanatlarını hafifçe açtı.
— Evet. Adı, Kıyıcı değil. Karanlık değil. Adı Gölge. Çünkü kendini böyle sanıyor.
Gölge konuştu; sesi, taşın içinden gelen yankı gibiydi.
— Kim geldi buraya? Kim benim sessizliğimi bozuyor?
Merve korkuyla ama kararlılıkla öne çıktı. Fener-kozalak elinde titriyordu ama ışığı sönmüyordu.
— Ben geldim. Ben Merve. Ormanın sesini geri istiyoruz.
Gölge güldü; gülüşü bile sessizdi, sanki havayı çekip bırakmak gibi.
— Ses… herkes sesi sever. Ama kimse sessizliği sevmez. Sessizlik beni saklar.
Merve’nin içi acıdı. Gölge bir şeyden saklanıyordu. Merve, Loris’in söylediğini hatırladı: “Kötü doğmadı. Kırıldı.”
Merve yavaşça konuştu.
— Neden saklanmak istiyorsun?
Gölge bir an durdu. Sis dalgalandı.
— Çünkü bir zamanlar ben de bir rüyaydım. Bir çocuğun en sevdiği rüyası… Sonra o çocuk büyüdü. Beni unuttu. Unutulunca… ben de küçüldüm, karardım.
Merve’nin gözleri daha da doldu.
— Unutulmak çok kötü bir şey…
— Evet. dedi Gölge. — O yüzden başkalarının seslerini topladım. Sesleri sakladım. Çünkü ses olursa, biri beni duyar sandım. Ama kimse duymadı.
Merve bir adım daha attı.
— Ben duyuyorum.
Gölge, sanki şaşırdı. Gri gözleri bir an parladı.
— Duyuyor musun… gerçekten?
Merve başını salladı.
— Evet. Buraya savaşmaya gelmedim. Ormanın sesini geri almak istiyorum ama… seni de anlamak istiyorum.
Pıtırcık fısıldadı.
— Aman Merve, dikkat…
Loris sakin kaldı.
— Devam et.
Merve derin bir nefes aldı.
— Senin bir rüya olduğunu söyledin. Hangi rüyaydın?
Gölge geriye çekildi. Sislerin içinde şekli küçüldü; bir an, bir oyuncak ayı gibi oldu. Sonra bir salıncak. Sonra bir uçurtma. Sonra yeniden duman.
— Ben… “Güvende hissetmek” rüyasıydım. O çocuk korktuğunda beni görürdü. Ben gelirdim, onun yanında dururdum.
Merve kalbinde bir sıcaklık hissetti. Bu rüya, çok kıymetliydi.
— O çocuk büyüdü diye bu rüya bitmek zorunda değil. dedi Merve. — Başka çocuklar da güvende hissetmek ister. Ben de bazen isterim.
Gölge’nin sesi titredi.
— Ama ben artık karanlığım. Kim beni ister ki?
Merve fener-kozalak’ı kaldırdı. Işık, sisin içinde bir yol çizdi.
— Karanlık olman, kimseye zarar vermek zorunda olduğun anlamına gelmez. Sesleri geri verirsen… belki orman da sana bir yer verir.
Gölge bir an sustu. Sonra göğsü varmış gibi bir yerinde, bir şeyin çatırdadığı duyuldu; sanki buz kırılıyordu. Sis içinden küçük bir kutu çıktı. Kutunun kapağı yoktu; içinden minik sesler kıpır kıpır yükseliyordu: dere şırıltısı, kuş cıvıltısı, yaprak hışırtısı… hepsi bir arada.
Gölge kutuyu Merve’ye uzattı.
— Al. Ama… beni de unutma.
Merve kutuyu aldı; çok hafifti ama içi dolu gibiydi.
— Unutmam. dedi Merve. — Ama bir şartla.
Gölge şaşkınlıkla yaklaştı.
— Ne şartı?
Merve, seslerin arasından bir kelime seçti. Unutulmuş Notalar Vadisi’ndeki ışıklardan birinin fısıltısıydı.
— “Yanındayım.” dedi Merve.
Gölge titredi. Sis, ilk kez yumuşadı. Gri gözler, daha sıcak bir renge döndü; kurşuni değil, yağmur sonrası gökyüzü gibi.
Loris başını eğdi.
— İşte bu. Ormanın kayıp sesi yalnızca çalınmadı; aynı zamanda geri çağrıldı.
Pıtırcık sevinçten zıpladı.
— Hadi kutuyu aç! Aç da şenlensin buralar!
Merve kutuyu yavaşça yere koydu. Elleriyle kapağı varmış gibi üstünden çekti. O an sesler, bir şelale gibi yayıldı. Dereler şarkı söylemeye başladı. Yapraklar hışırdadı. Uzakta bir tilki güldü, bir geyik adım attı, bir sincap “çıt çıt” yaptı. Rüya Ormanı, yeniden nefes aldı.
Ama en ilginci şu oldu: Gölge küçüldü, küçüldü; sonunda Merve’nin avucuna sığacak kadar küçük bir şekle dönüştü. Minik bir gölge kuşu gibiydi. Merve’nin fener-kozalak’ının ışığına yaklaşınca korkmadı; tam tersine, ışığın kenarında durdu. Işığın yanında gölge de vardı ve ikisi birlikte bir bütün gibi duruyordu.
Gölge, artık daha net bir sesle konuştu.
— Ben… burada kalabilir miyim?
Merve gülümsedi, gözlerinden iki damla yaş yuvarlandı ama yüzü aydınlıktı.
— Kalabilirsin. Hatta istersen… benimle gel. Bazen uyanıkken de güvende hissetmek isterim.
Loris’in gözleri parladı.
— Bu, Rüya Yürüyücüsü’nün bir armağanıdır. Yanında taşıdığı rüyayı iyileştirir.
Pıtırcık Merve’nin etrafında tur attı.
— Artık senin bir rüya arkadaşın var! Çok havalı!
Merve avucunu kapattı; minik gölge kuşu sanki kalbinin ritmine uydu. Sonra orman bir kez daha dalgalandı. Ağaçlar geriye çekildi, patika uzadı, gökyüzü yaklaşır gibi oldu. Merve, rüyadan uyanırken Loris’in sesini duydu.
— Unutma Merve: Rüya Ormanı’na giden yol, gerçeği söylemekten geçer. Ve bazı gölgeler, sadece anlaşılmayı bekler.
Merve gözlerini açtı. Kendi odasındaydı. Pencerenin dışından sabahın ilk ışığı sızıyordu. Yastığının yanında kozalak duruyordu; ama artık sıradan bir kozalak değildi. Üstünde minik, kuş şeklinde bir gölge izi vardı. Merve kozalakla birlikte oturdu, derin bir nefes aldı. İçinde hem bir maceranın heyecanı hem de bir şeyi tamir etmiş olmanın huzuru vardı.
Annesi kapıyı tıklattı.
— Merve, uyandın mı? Kahvaltı hazır.
Merve kozalak-feneri eline aldı, sesini yumuşatarak cevap verdi.
— Uyandım anne. Geliyorum.
Koridora çıkarken, kalbinin içinde çok küçük ama çok net bir his vardı: Bazen rüyalar sadece uyurken görülmezdi. Bazen rüyalar, gündüzün içine de sızar ve insanın eline minicik bir cesaret bırakırdı. Merve, kozalak cebindeyken kendini biraz daha güvende hissediyordu; çünkü biliyordu ki Rüya Ormanı bir yerde duruyor, sesini kaybetse bile yeniden bulunabiliyordu. Ve en önemlisi, hiçbir gölge sonsuza kadar yalnız kalmak zorunda değildi.