Perili Köşk Masalı

Mine Kaya 274 Okuma Süresi: 9 dk Masal Oku
Perili Köşk Masalı

Rüzgârın usul usul estiği, ayın bulutların arasından saklambaç oynadığı bir akşamüstüydü. Ormanın kıyısındaki küçük kasabada, herkes evine çekilirken, tek bir pencereden hâlâ ışık sızıyordu: Elif’in odası.

Elif, yatağının üzerine dizilmiş renkli kalemlere ve yarım kalmış resmine bakıyordu. Resimde bir köşk vardı. Kocaman pencereleri, kıvrımlı merdivenleri, şirin bir balkonu… Ama Elif resmin köşesine bir de minicik hayalet çizmişti; hayalet gülümsüyordu.

Elif’in aklına, büyükannesinin anlattığı masallar gelmişti. Büyükannesi derdi ki, bazı eski evler yalnızca duvarlardan ibaret değildir; içinde hatıralar saklar, sesler taşır, bazen de kalbi kırık bir sır saklar.

O sırada kapı tık tık tık diye çalındı. Elif’in babası içeri uzandı.

— Elif, uyumadın mı hâlâ?
Elif başını kaldırdı, gözleri parladı.
— Baba, bugün okulda bir şey duydum. Ormanın kıyısındaki Perili Köşk’ü biliyor musun?
Babası gülümsedi, sanki yıllardır duyduğu bir şakayı yeniden işitmiş gibi.
— Bilmez olur muyum. Çocukken biz de “perili” derdik. Ama orası eski bir köşk sadece. Korkunç bir şey yok.
Elif merakla öne eğildi.
— Peki neden kimse yaklaşmıyor?
— Çünkü uzun zamandır boş. İnsanlar boş evlerden korkmayı sever, hepsi bu.

Babası ışığı biraz kıstı, Elif’in alnına bir öpücük kondurdu.
— Hadi uyku. Yarın erken kalkacaksın.
— Baba… bir gün orayı görebilir miyiz?
Babası kapıda durdu, omzunun üzerinden bakarak konuştu.
— Gündüz vakti, belki. Ama önce anneni ikna etmemiz gerekir.

Kapı kapandığında Elif’in kalbi hızlandı. “Gündüz vakti” demişti. Demek ki mümkün. Elif yorganını çenesine kadar çekti ama gözlerini kapatınca resimdeki hayalet sanki daha da gülümser olmuştu.

Ertesi gün okulda en yakın arkadaşı Mert’le buluştu. Mert’in sırt çantası her zaman biraz ağır olurdu; çünkü içinde “her ihtimale karşı” dediği şeyler taşırdı: büyüteç, küçük bir fener, ip, bant, hatta minik bir not defteri.

Elif heyecanla fısıldadı.
— Mert, Perili Köşk’e gitmek ister misin?
Mert’in gözleri büyüdü.
— Gerçekten mi? Orası yasak gibi bir şey değil mi?
— Yasak değil de… herkes korkuyor. Ben korkmuyorum. Hem belki periler vardır!
Mert, “peri” kelimesini duyunca bir an rahatladı, sonra ciddileşti.
— Periler olsa iyi. Hayalet olmasın ama.

O sırada sınıflarına yeni gelen Ece de konuşmaları duymuştu. Ece, saçlarını iki yandan tokayla tutturur, gözleri her şeyi fark ederdi. Sessizce yanlarına yaklaştı.

— Perili Köşk’e mi gideceksiniz?
Elif şaşırdı.
— Evet… şey… belki.
Ece başını eğdi, sesi yumuşadı.
— Ben de gelmek istiyorum. Çünkü… çünkü o köşkü ben de merak ediyorum.

Mert hemen itiraz edecek gibi oldu ama Ece’nin bakışlarında bir ciddiyet vardı. Elif bunu fark etti.
— Tamam, birlikte gideriz. Ama gündüz gideceğiz. Ve… kimseye zarar vermeyeceğiz.
Mert not defterini çıkardı.
— Plan yapalım. Güvenlik planı.

O gün öğleden sonra okul çıkışı, üçü birlikte ormanın kıyısına yürüdü. Hava açıktı, yapraklar güneşte parlıyordu. Kuş sesleri o kadar neşeliydi ki Elif “Korkunç bir yerde kuşlar böyle şarkı söyler mi?” diye düşündü.

Ormanın girişinde, toprak patikanın başında, paslı bir tabela vardı. Yazısı silinmişti ama hâlâ seçilebiliyordu: “Özel Mülk.”

Mert tabloya bakıp yutkundu.
— Özel mülk yazıyor…
Elif, bir adım geri atmak yerine daha kararlı durdu.
— Biz kimseye zarar vermeyeceğiz. Sadece bakıp geri döneceğiz.
Ece, sanki önceden biliyormuş gibi, patikanın kıvrıldığı yeri işaret etti.
— Köşk şu tarafta. Çok uzakta değil.

Yürüdükçe ağaçlar sıklaştı. Güneş ışığı, yaprakların arasından çizgi çizgi yere düşüyor, sanki orman kendi resmini çiziyordu. Derken patika bitip, yüksek otların arasından taş bir yol başladı. Yolun sonunda, ağaçların arasından bir çatı göründü.

Perili Köşk…

Köşk kocaman değildi ama eskiydi. Dış duvarlarında sarmaşıklar dolaşıyor, pencereleri sanki uzun zamandır açılmamış gibi duruyordu. Yine de Elif’in beklediği gibi karanlık, korkunç bir yer değildi. Daha çok… üzgün gibiydi.

Kapının önünde durdular. Mert fenerini çıkardı, güneşin altında fener taşımak komik görünüyordu ama Mert ciddiydi.

— Kapı kilitli mi?
Elif kapının kolunu usulca yokladı. Kapı gıcırdadı ve… açıldı.

Üçünün de nefesi aynı anda tutuldu. İçeriden soğuk bir hava değil, eski tahta ve lavanta gibi tuhaf bir koku geldi. Lavanta kokusu Elif’in aklına büyükannesini getirdi.

— Lavanta mı kokuyor? diye fısıldadı Elif.
— Evet, ben de aldım, dedi Ece.
Mert gözlerini kocaman açtı.
— Lavanta hayaletlerin kokusu olabilir mi?

Tam o anda, üst kattan “tık… tık… tık…” diye bir ses geldi. Sanki biri parmak uçlarıyla yere vuruyordu.

Mert bir adım geri çekildi.
— Ben demiştim!
Elif’in kalbi küt küt atsa da kendini toparladı.
— Belki rüzgârdır.
Ece’nin yüzü soldu ama sesi sakin çıktı.
— Üst kata bakmalıyız. Eğer biri varsa, belki yardıma ihtiyacı vardır.

Merdivenler ahşaptı ve her basamak “gıııc” diye şikâyet ediyordu. Elif önde, Mert ortada, Ece en arkada çıktı. Koridorun sonunda bir oda kapısı aralıktı. Kapının kenarından ince bir ışık sızıyordu. Ama içeride elektrik yoktu; bunu biliyorlardı.

Elif yavaşça kapıyı itti. İçeride, pencerenin önünde eski bir sandalye vardı. Sandalyenin üzerinde beyaz bir tül duruyordu; sanki biri az önce kalkmış gibiydi. Odanın ortasında küçük bir masa, masanın üzerinde de bir müzik kutusu…

Müzik kutusu kendi kendine dönmeye başladı.

Mert çığlık atmadı, ama sesi incecik çıktı.
— Ben… ben bunu… ben bunu hiç sevmiyorum.
Elif, gözlerini müzik kutusuna kilitledi.
— Ama çok güzel çalıyor.
Ece yavaşça masaya yaklaştı.
— Bu müzik… bana tanıdık geliyor.

Müzik kutusunun melodisi yumuşacıktı. Bir ninni gibi. Elif o anda odada yalnız olmadıklarını hissetti. Ama bu his, korkudan çok merhamet gibiydi.

Birden pencerenin tül perdesi dalgalandı. Oysa pencereler kapalıydı. Perdenin arkasından ince, saydam bir siluet belirdi. Küçük bir çocuk gibiydi; saçları dağınık, gözleri kocaman ve meraklı.

Mert, Elif’in koluna yapıştı.
— İşte… işte bu!
Elif’in sesi titredi ama kaçmadı.
— Merhaba…
Ece, dudaklarını ısırdı. Gözleri dolmuştu.
— Sen… kimsin?

Siluet, sanki konuşmak için uğraşır gibi bir an durdu. Sonra sesi, rüzgârın yapraklara değmesi kadar hafif duyuldu:

— Benim adım Arda.

Elif şaşkınlıkla fısıldadı.
— Gerçekten konuşabiliyor!
Mert neredeyse ağlayacak gibiydi.
— Ben… ben evde kaldığım yerde konuşmayan hayalet isterim…
Arda’nın yüzünde bir hüzün belirdi.
— Korkmayın. Ben kimseyi korkutmak istemiyorum.

Ece bir adım ileri attı.
— Peki neden buradasın, Arda?
Arda, müzik kutusuna baktı.
— Çünkü bunu bırakamadım. Müzik kutusu… annemindi. Annem bana her gece bunu çalardı. Sonra bir gün… bir gün gitti.
Elif’in boğazı düğümlendi.
— Gitmek derken?
Arda’nın gözleri buğulandı.
— Bu köşkte bir zamanlar çok gülüyorduk. Sonra köşk satıldı, herkes gitti, ben… ben burada kaldım. Çünkü annemin ninnisi burada. Eğer buradan gidersem… onu tamamen kaybederim diye düşündüm.

Mert’in yüzündeki korku, yavaş yavaş yerini meraka bıraktı.
— Ama… hayalet misin?
Arda, omuzlarını düşürdü.
— Ne olduğumu ben de bilmiyorum. Sadece… unutulmuş gibi hissediyorum.

Elif’in gözleri doldu. Çocukluğun o temiz adalet duygusuyla konuştu:
— Kimse unutulmayı hak etmez.
Ece’nin sesi daha da yumuşadı.
— Arda, annenin adı neydi?
Arda, sanki bu soruyu bekliyormuş gibi, titrek ama net söyledi:
— Selma.

O anda Ece’nin yüzü bembeyaz oldu. Elif ve Mert ona döndü. Ece’nin dudakları titredi.

— Selma… benim anneannemin adı Selma.
Elif şaşkın kaldı.
— Ne?
Ece nefes aldı, gözyaşlarını tutamadı.
— Anneannem… eskiden bu köşkte yaşadığını söylerdi. Küçükken bir kardeşi varmış… sonra bir şey olmuş, hiç anlatmazdı.

Oda sanki daha sessizleşti. Arda’nın silueti titredi.
— Ece… sen… beni duyabiliyor musun?
Ece başını salladı.
— Duyuyorum. Ve… sanırım seni bulmam gerekiyordu.

Mert, “böyle bir şey olur mu” der gibi bakıyordu. Elif ise kalbinde bir sıcaklık hissetti. Sanki bu köşk, korkutmak için değil, bir şeyi tamamlamak için onları çağırmıştı.

Arda’nın sesi fısıltı gibi geldi:
— Annem gitmedi. Annem beni bırakmadı. Ama ben… ben onu kaybettim sandım.
Ece gözlerini kapadı.
— Anneannem… her gece bir ninni mırıldanırdı. Aynı melodiyi… ben de duyardım. Demek… bu müzik kutusu…

Elif müzik kutusuna dokunmak istedi ama çekindi. Arda hafifçe başını salladı.
— Dokunabilirsin. O artık korkunç bir şey değil. O, bir hatıra.

Elif müzik kutusunu yavaşça eline aldı. Tahtası biraz yıpranmıştı ama üzerinde küçük bir lavanta deseni vardı. İçinde küçük bir balerin dönüyordu.

Mert ürkekçe sordu:
— Peki şimdi ne olacak? Arda burada mı kalacak?
Arda, pencereden dışarı baktı. Gün ışığı ağaçların arasında oynaşıyordu.
— Ben… ben buraya bağlı kaldım çünkü birinin beni hatırlamasını istedim. Sanki biri adımı söylerse, içimdeki düğüm çözülecek gibi…

Ece hemen atıldı.
— Arda. Ben seni hatırlıyorum. Anneanneme anlatacağım. Sana söz veriyorum.
Arda’nın silueti ilk kez gülümsedi. O gülümseme, Elif’in resmindeki hayaletin gülümsemesine benziyordu. Yumuşak, şirin, biraz da mahcup.

— O zaman… belki gidebilirim.
Elif’in içi bir an burkuldu.
— Ama… sen gidersen… bizi unutursun diye korkarım.
Arda başını iki yana salladı.
— Unutmam. Siz beni korkmadığınız için, dinlediğiniz için… kalbimin kapısını açtınız.

Birden odanın içindeki lavanta kokusu güçlendi. Rüzgâr yoktu ama perde yine dalgalandı. Müzik kutusunun melodisi bir kez yükseldi, sonra yavaş yavaş azaldı. Arda’nın silueti, ışığın içinde erir gibi oldu.

Ece, gözyaşlarıyla fısıldadı:
— Arda…
Arda’nın sesi son kez duyuldu:
— Selma’ya söyle… ninnisi hep güzeldi.

Sonra oda sakinleşti. Müzik kutusu durdu. Her şey normal gibiydi ama üçü de biliyordu: Az önce çok özel bir şey olmuştu.

Aşağı kata inerken merdivenler artık o kadar korkunç gıcırdamıyordu. Sanki köşk “Teşekkür ederim” demek için usulca konuşuyordu.

Kapının önünde durdular. Elif, köşke son kez baktı.
— Burası perili değilmiş.
Mert derin bir nefes aldı.
— Perili ama kötü değilmiş. Daha çok… duyguluymuş.
Ece, müzik kutusunu dikkatle çantasına yerleştirdi.
— Ben bunu anneanneme götüreceğim. Belki… belki yıllardır söyleyemediği şeyi söylemesine yardım eder.

Kasabaya dönerken güneş iyice alçalmıştı. Gölgeler uzuyor, ama içlerindeki korku kısalıyordu. Elif, “Bazen korktuğumuz şeyler, aslında yalnız kalmış hatıralarmış” diye düşündü.

O akşam Ece, anneannesinin yanına oturdu. Elif ve Mert de kapının önünde bekledi; içeri girmediler ama kulakları kapıdaydı.

Bir süre sessizlik oldu. Sonra içeriden titrek bir ses geldi:

— Bu… bu müzik kutusu… nereden buldun?
Ece’nin sesi yumuşaktı.
— Anneanne, Perili Köşk’ten. Ve… Arda diye biri vardı.

Sanki evin içindeki hava bile durdu. Sonra yaşlı bir nefes, ardından hıçkırık…

— Arda… benim küçük kardeşim…
Ece elini anneannesinin eline koydu.
— Bana anlatır mısın?

Gece ilerlerken, kapının dışındaki Elif ve Mert, içeriden ara ara yükselen konuşmaları ve ağlamayı duydular. Ama bu ağlama, kötü bir ağlama değildi. Daha çok, yıllardır sıkışmış bir düğümün çözülmesi gibiydi.

Elif, Mert’e fısıldadı:
— Biliyor musun, bugün çok cesurduk.
Mert başını salladı.
— Ben hâlâ biraz korkuyorum ama… Arda kötü değildi.
Elif gülümsedi.
— Belki de cesaret, korkmamak değil. Korkarken bile iyi kalabilmek.

O anda uzaktan, ormanın üzerinden hafif bir rüzgâr esti. Lavanta kokusu çok kısa bir an burnuna geldi Elif’in. Sanki bir ninni gibi.

Ve Perili Köşk… artık kimsenin “korkunç” dediği bir yer değildi. O, hatıraların sevgiyle tamamlandığı bir yerdi. Kasabadaki çocuklar hâlâ “perili” demeyi seviyordu belki, ama Elif, Mert ve Ece biliyordu:

Köşk periliydi, evet… ama içindeki “peri”, korku değil; unutulmamayı isteyen bir kalpti.

Ertesi gün Elif resmini tamamladı. Köşkün penceresine küçük bir ışık çizdi. Köşeye de hayaleti ekledi, ama bu kez hayaletin eline minicik bir lavanta demeti verdi.

Resmin altına hiçbir şey yazmadı. Çünkü bazı masallar, yazıdan çok kalpte yaşardı.

Yazıyı Paylaş: