Kayıp Elmas Masalı
Denizin ortasında, haritalarda bile zar zor görünen küçük bir ada vardı. Bu adanın adı Fısıldayan Ada’ydı. Çünkü rüzgâr, palmiye yapraklarının arasından geçerken sanki birileri gizlice konuşuyormuş gibi sesler çıkarırdı.
Kıyı kasabasında yaşayan iki yakın arkadaş, Deniz ve Mina, bu adanın hikâyelerini duyarak büyümüştü. Kasabanın yaşlı balıkçısı Nuri Dede, onlara her fırsatta aynı efsaneyi anlatırdı: Fısıldayan Ada’nın derinlerinde, yıllar önce kaybolan Mavi Elmas saklıydı. Bu elmas, sıradan bir taş değildi. Ay ışığında parlar, kalbi temiz olanlara yolu gösterirdi.
Bir sabah Deniz, elinde eski bir haritayla Mina’nın kapısına koştu. Nefes nefeseydi, gözleri heyecandan ışıldıyordu.
— Mina! Haritayı buldum! Nuri Dede’nin anlattığı Mavi Elmas’ın haritası bu olabilir!
Mina kapıyı açar açmaz şaşkınlıkla haritaya baktı. Haritanın kenarları yıpranmış, üzerinde dalga işaretleri, palmiye çizimleri ve kırmızı mürekkeple çizilmiş bir yıldız vardı.
— Bu gerçekten Fısıldayan Ada’ya mı ait?
— Bence evet. Bak, burada gizli bir tünelden bahsediyor. Sonunda da “Ayın kalbi ışıldadığında kapı açılır” yazıyor.
Mina’nın kalbi hızla çarpmaya başladı. Bir yandan çok heyecanlanmıştı, bir yandan da korkmuştu. Çünkü Fısıldayan Ada’ya gitmek cesaret isterdi.
— Deniz, ya kaybolursak? Ya tünel çökerse? Ya elması bulamazsak?
Deniz bir an sustu. Sonra arkadaşının gözlerinin içine baktı.
— Korkuyorsan gitmeyebiliriz. Ama yanında ben olacağım. Birlikte gidersek hiçbir şey o kadar korkunç olmaz.
Mina gülümsedi. Deniz’in bu sözleri içini ısıtmıştı.
— O zaman birlikte gidelim. Ama söz ver, ne olursa olsun birbirimizi bırakmayacağız.
— Söz.
İki arkadaş, küçük sandallarına yiyecek, su, fener, ip ve pusula koydular. Gün doğarken yola çıktılar. Deniz masmaviydi, martılar başlarının üzerinde dönüyor, dalgalar sandalı hafifçe sallıyordu. Mina bazen ufka bakıyor, bazen de haritayı inceliyordu.
Öğleye doğru Fısıldayan Ada göründü. Ada, yemyeşil ağaçlarla kaplıydı. Kıyısında bembeyaz kumlar vardı. Ama iç taraflarda sis gibi ince bir buğu yükseliyordu. Rüzgâr palmiye yapraklarını hışırdatıyor, sanki ada onlara bir şeyler söylüyordu.
— Burası gerçekten fısıldıyor gibi, dedi Mina alçak sesle.
— Belki de bizi selamlıyordur, dedi Deniz, ama sesi biraz titremişti.
Sandallarını kıyıya bağladılar ve haritadaki yolu izlemeye başladılar. Önce Hindistan cevizi ağaçlarının arasından geçtiler. Sonra rengârenk kuşların uçuştuğu dar bir patikaya girdiler. Bir ara kocaman yaprakların arasından turuncu bir kelebek çıktı ve Mina’nın burnuna kondu.
Mina gülmeye başladı.
— Bak Deniz, ada beni sevdi galiba!
Deniz de kahkaha attı.
— Belki de kelebeğin görevi bize yol göstermektir.
Gerçekten de kelebek, bir süre önlerinde uçarak ilerledi. Sonra eski bir taş heykelin üzerine kondu. Heykel, elinde yıldız tutan bir kaplumbağaya benziyordu. Haritada da aynı kaplumbağa çiziliydi.
— Buldum! Gizli tünel burada bir yerde olmalı!
İkisi de heykelin etrafını incelemeye başladı. Mina, heykelin altındaki yosunları temizlerken küçük bir düğme gördü.
— Deniz, buraya bak!
— Basalım mı?
Mina derin bir nefes aldı.
— Birlikte basalım.
İkisi aynı anda düğmeye bastı. Önce hiçbir şey olmadı. Sonra yerin altından derin bir gıcırtı duyuldu. Heykel yavaşça yana kaydı ve altında karanlık bir merdiven ortaya çıktı.
Mina’nın yüzü soldu.
— Çok karanlık.
Deniz feneri yaktı.
— Karanlık, ışık yanana kadar güçlü görünür. Hadi.
Merdivenlerden aşağı indiler. Gizli tünel serindi ve duvarlarında mavi taşlar hafif hafif parlıyordu. Tavandan su damlıyor, her damla yankılanarak büyülü bir müzik gibi duyuluyordu. Tünelin içinde ilerlerken birden önlerine iki yol çıktı. Haritada bu kısım silinmişti.
— Şimdi ne yapacağız? dedi Mina endişeyle.
Deniz sağ yola baktı, sonra sol yola.
— Bilmiyorum. Belki de işaret aramalıyız.
Mina dizlerinin üzerine çöktü ve yerdeki tozu inceledi. Sol tarafta küçük mavi parıltılar vardı.
— Mavi Elmas ay ışığında parlar demiştin. Belki bu parıltılar ondan gelen izlerdir.
— Sen harikasın Mina! Sol tarafa gidelim.
Tünel giderek daraldı. Bazı yerlerde eğilerek yürümeleri gerekti. Deniz önden gidiyor, Mina arkadan feneri tutuyordu. Birden yer sarsıldı ve tavandan küçük taşlar düştü. Mina korkuyla bağırdı.
— Deniz!
Deniz hemen geri döndü, Mina’nın elini yakaladı.
— Buradayım! Elimi bırakma!
Mina’nın gözleri doldu. Korkmuştu ama Deniz’in eli sıcaktı ve güven veriyordu.
— Ben cesur değilim sanırım, dedi titreyen sesiyle.
Deniz başını salladı.
— Cesur olmak hiç korkmamak değildir. Korkarken de yürümeye devam etmektir. Sen şu an çok cesursun.
Mina bu sözleri duyunca içindeki korkunun biraz küçüldüğünü hissetti. Birlikte ilerlemeye devam ettiler. Bir süre sonra tünelin duvarında eski bir yazı gördüler:
“Dostluğun sesi kapıyı açar.”
Yazının hemen altında yuvarlak taş bir kapı vardı. Kapının üzerinde iki el izi bulunuyordu.
— Sanırım ellerimizi buraya koymalıyız, dedi Mina.
— Ama “dostluğun sesi” ne demek?
Mina düşündü. Sonra yumuşak bir sesle konuştu.
— Belki de birbirimize doğruyu söylememiz gerekiyor.
Deniz biraz utandı. Başını eğdi.
— Mina, bazen senden daha cesur görünmeye çalışıyorum. Ama ben de korkuyorum. Adaya geldiğimizden beri kalbim küt küt atıyor.
Mina şaşırdı, sonra sevgiyle gülümsedi.
— Ben de hep senin yanında korkumu saklamaya çalışıyorum. Çünkü beni zayıf sanmandan korkuyorum.
Deniz hemen başını kaldırdı.
— Asla. Sen benim en güçlü arkadaşımsın. Çünkü düşünürsün, fark edersin ve vazgeçmezsin.
Mina’nın gözlerinden bir damla yaş süzüldü ama bu kez korkudan değil, mutluluktandı.
— Sen de benim en iyi arkadaşımsın. Çünkü beni hiç yalnız bırakmıyorsun.
İkisi ellerini taş izlere koydu. Kapı önce hafifçe titredi, sonra içinden mavi bir ışık sızdı. Yavaşça açıldı.
Karşılarında büyük bir oda vardı. Tavanı kristallerle kaplıydı. Duvarlarda yıldız resimleri, yerde ise ay şekilli taşlar vardı. Odanın tam ortasında altın bir kaide duruyordu. Kaidenin üzerinde Mavi Elmas parlıyordu. Elmas öyle güzeldi ki, sanki denizin mavisi, gökyüzünün ışığı ve ayın huzuru içine saklanmıştı.
Mina hayranlıkla fısıldadı.
— Deniz, gerçekten bulduk.
Deniz’in gözleri doldu.
— Evet. Ama burada olmasaydın ben asla başaramazdım.
Tam elmasa yaklaşacaklarken odanın içinde yumuşak bir ses yankılandı. Bu ses ne korkutucuydu ne de sert. Daha çok yaşlı bir ağacın rüzgârla konuşması gibiydi.
— Mavi Elmas’ı arayanlar, söyleyin: Onu neden istiyorsunuz?
Mina ve Deniz birbirlerine baktılar. Deniz bir adım öne çıktı.
— Kasabamızın deniz feneri kırıldı. Geceleri tekneler yolunu bulamıyor. Nuri Dede, Mavi Elmas’ın ışığının feneri yeniden yakabileceğini söyledi. Onu kendimiz için istemiyoruz.
Mina da ekledi:
— Ama eğer elmas buraya aitse, onu zorla götürmek istemeyiz. Sadece yardım etmek istiyoruz.
Oda bir süre sessiz kaldı. Sonra elmas daha güçlü parladı.
— Kalbiniz açgözlülükle değil, dostluk ve iyilikle dolu. Elmas size ışığından bir parça verecek. Kendisini değil, umudu götüreceksiniz.
Elmasın içinden küçük bir mavi kıvılcım yükseldi ve Deniz’in fenerinin içine süzüldü. Fener bir anda masmavi ışıkla parladı. O kadar parlaktı ki, tünelin karanlığı bile neşelenmiş gibi göründü.
Mina sevinçle Deniz’e sarıldı.
— Başardık! Elması çalmadan, ışığını aldık!
Deniz de arkadaşına sımsıkı sarıldı.
— Bunu birlikte başardık.
Geri dönüş yolunda tünel artık daha az korkutucuydu. Çünkü fenerdeki mavi ışık önlerini aydınlatıyor, kalplerindeki dostluk da içlerini ısıtıyordu. Adaya çıktıklarında güneş batmak üzereydi. Gökyüzü pembe ve turuncu renklere boyanmıştı. Rüzgâr yine yaprakların arasından fısıldadı.
Bu kez Mina gülümsedi.
— Bence ada bize teşekkür ediyor.
— Ya da tekrar gelin diyordur, dedi Deniz.
Kasabaya döndüklerinde herkes onları merakla karşıladı. Deniz fenerine mavi ışığı yerleştirdiler. O gece fener, her zamankinden daha parlak yandı. Denizciler yollarını buldu, çocuklar kıyıda sevinçle koştu, Nuri Dede ise gözlerini gökyüzüne kaldırıp gülümsedi.
— Demek efsane doğruymuş, dedi yaşlı balıkçı.
Mina başını salladı.
— Efsane doğruymuş ama en büyük hazine elmas değilmiş.
Deniz gülümsedi.
— En büyük hazine, yanında elini bırakmayan bir arkadaşmış.
O günden sonra Deniz ve Mina’nın dostluğu daha da güçlendi. Çünkü birlikte korkmuş, birlikte gülmüş, birlikte çözüm bulmuş ve birlikte iyilik yapmışlardı. Fısıldayan Ada ise denizin ortasında sırlarını saklamaya devam etti.
Ama rüzgâr bazı geceler kasabaya kadar ulaşır, palmiye yapraklarının arasından şu sözleri fısıldardı:
— Gerçek hazine, onu paylaşacak bir kalbin varsa parlar.
