Kabak Gelin Masalı
Sonbaharın en tatlı günlerinden biriydi. Rüzgâr, yaprakları havada çeviriyor; bahçelerin üstüne ince bir tarçın kokusu gibi serinlik yayıyordu. Uzakta, küçük bir köyün hemen yanında kocaman bir kabak tarlası uzanıyordu. Tarlanın sahibi olan yaşlı çiftçi Nuri Dede, her sabah gün doğmadan kalkar, kabaklarını tek tek kontrol ederdi.
Ama o sabah… tarlanın ortasında, diğerlerinden bambaşka bir kabak vardı.
Kabak, normal kabaklardan daha parlaktı. Sanki üstüne güneşin ışığı değil de, masal tozu serpmişlerdi. Üstelik kabuğunda minik minik çizgiler vardı; uzaktan bakınca bir gelin duvağını andırıyordu.
Nuri Dede şaşkınlıktan gözlerini kısarak eğildi.
— Vay canına… Sen de nereden çıktın böyle? dedi.
Tam o anda, kabak “pıt!” diye hafifçe kımıldadı.
Nuri Dede korkudan geriye sıçradı.
— Aman Allah’ım! Kabak hareket etti! diye bağırdı.
Kabak bir kez daha kımıldadı, sonra çok ince bir ses duyuldu. Rüzgâr mıydı, yoksa gerçekten kabak mı konuşuyordu?
— Korkma Nuri Dede… dedi ses.
Nuri Dede dizlerinin titrediğini hissetti. Ama yaşlıydı; korksa da merakı daha ağır basardı.
— Sen… sen konuşuyor musun? diye fısıldadı.
— Evet. Ben Kabak Gelin’im. dedi kabak, sesi bir çocuğun gülüşü kadar yumuşaktı.
Nuri Dede ağzı açık kaldı.
— Kabak… gelin mi? Kabaktan gelin olur mu hiç?
— Masallarda olur. dedi Kabak Gelin. — Hem her masal, birinin kalbinde başlar.
Nuri Dede, nedense o an içinin yumuşadığını hissetti. Sanki yıllardır unuttuğu bir şeyi hatırlamış gibiydi.
— Peki ne istiyorsun benden? diye sordu, sesi artık daha sakin.
Kabak Gelin’in kabuğu hafifçe parladı.
— Beni köy meydanına götür. İnsanlar beni görsün. Ama… durdu, sanki utandı. — Lütfen dalga geçmesinler.
Nuri Dede kaşlarını çattı.
— İnsanlar bazen kaba olur kızım. Hele bilmedikleri şeye…
— O yüzden seni seçtim. Sen iyi birisin. dedi Kabak Gelin. — Sesinden belli.
Yaşlı adamın gözleri doldu. Bir kabak ona “iyi biri” demişti! Bu, yıllardır kimsenin söylemediği bir şeydi. Nuri Dede kabak gelini dikkatle kucağına aldı, onu bir sepetin içine yerleştirdi ve üstünü yumuşak bir bezle örttü.
Köy yoluna çıktığında, yol kenarındaki çocuklar onu gördü.
— Nuri Dede! Sepette ne var? diye bağırdı küçük Efe.
— Kabak var! dedi başka biri, minik Zeynep. — Ben gördüm, kocaman!
Nuri Dede gülümsedi ama sepeti daha sıkı tuttu.
— Sürpriz, sürpriz. dedi.
Köy meydanına vardığında, kalabalık yavaş yavaş toplandı. Merak her yerde aynıydı: İnsan, bilmediğini görmek isterdi.
Nuri Dede sepeti yere koydu, derin bir nefes aldı.
— Komşular… dedi. — Size tuhaf gelebilir. Ama bu tarlamda bulduğum özel bir kabak.
Köyün en meraklı teyzesi Hüsniye Teyze öne çıktı.
— Özel kabak mı? Kabak işte! Çorbası olur, tatlısı olur. dedi.
Birkaç kişi güldü. Nuri Dede’nin içi sıkıştı. Sepetin içinden Kabak Gelin’in sesi, sadece ona duyulur gibi fısıldadı:
— Korkarım…
Nuri Dede, sanki kendi torununu korur gibi konuştu.
— Lütfen önce dinleyin.
Bez örtüyü kaldırdı.
Kabak Gelin güneş ışığını görünce parladı. Kabuğundaki çizgiler gerçekten de duvak gibi ince ince uzanıyordu. Üstelik kabak, hafifçe doğruldu ve meydandaki herkese bakar gibi durdu.
Kalabalık bir an sessiz kaldı.
Sonra bir çocuk, minik Zeynep, şaşkınlıkla ağzını açtı.
— Çok güzel… dedi.
Bu söz, sanki sihirli bir anahtar gibi oldu. Kabak Gelin’in kabuğu daha da ışıdı. Kalabalığın içinden biri fısıldadı:
— Kabak… ama gerçekten güzel.
Tam o sırada köyün muhtarı, ciddi yüzünü takınarak öne geldi.
— Nuri Dede, bunun numara olmadığını nereden bileceğiz? dedi.
Nuri Dede yutkundu. Kabak Gelin, kendi kendine konuşmaya karar verdi:
— Ben numara değilim. Ben… kalbi kırık bir masalım.
Kalabalık tekrar sustu. Muhtarın gözleri büyüdü.
— Konuşuyor!
Hüsniye Teyze elini ağzına kapattı.
— Aman! Nazar değmesin!
Kabak Gelin derin bir iç çekiş gibi hafifçe sallandı.
— Ben kabaktan doğdum ama içimde bir dilek taşıyorum. Bir gün, beni gerçekten anlayan biriyle tanışmak istiyorum. Duvak gibi çizgilerim var çünkü… bir gelin olmayı hayal ettim.
Köydeki gençlerden biri, Ali, alaycı bir sesle güldü.
— Kabaktan gelin mi olurmuş? Düğün yapacağız da kabak mı takacağız kolumuza?
Kalabalıktan birkaç kişi kıkırdadı. Kabak Gelin’in ışığı bir an söndü. Nuri Dede’nin yüreği “pat” diye sıkıştı.
Kabak Gelin’in sesi titredi:
— Ben… sadece gülünmek istemiyorum.
O anda, Zeynep kalabalığın önüne geçti. Küçücük ellerini yumruk yaptı, gözleri dolu doluydu.
— Gülmeyin! O üzülüyor! dedi.
Bir çocuk daha, Efe, Zeynep’in yanına geldi.
— Evet! Kabak olsun ne olacak? Ben de bazen tuhaf şeyler seviyorum diye dalga geçiyorlar.
Çocukların bu çıkışı, büyüklerin yüzlerini utandırdı. Muhtar boğazını temizledi.
— Hıh… Herkes saygılı olsun. dedi, ama sesi eskisi kadar sert değildi.
Kabak Gelin biraz toparlandı.
— Teşekkür ederim… dedi. — Beni anlayan birileri varmış demek.
Derken köyün kenarındaki değirmende çalışan genç kız Elif kalabalığın arasından çıktı. Elif, kimseyle çok konuşmazdı. Gözleri hep uzaklara bakardı. Çünkü içinde bir yalnızlık taşırdı: Annesini küçükken kaybetmiş, babası da çok çalışmaktan gülmeyi unutmuştu.
Elif, Kabak Gelin’e doğru yürüdü. Herkes susup onu izledi.
Elif’in sesi yumuşaktı:
— Ben seni anlıyorum.
Kabak Gelin şaşırmış gibi hafifçe parladı.
— Beni… nasıl anlayabilirsin?
Elif’in gözleri doldu ama gülümsedi.
— Çünkü ben de bazen “fazla farklı” olduğum için yalnız kaldım. İnsanlar beni anlamayınca, içimde bir şeyler kabuk bağladı. Senin kabuğu gibi.
Kabak Gelin bir an sessiz kaldı. Sonra çok küçük bir “hıçkırık” gibi ses çıktı.
— Ben de yalnızım. dedi.
Elif eğildi, kabuğuna dokunmadan, sadece yanına çöktü.
— Yalnız değilsin artık.
Kalabalıkta bir fısıltı yayıldı: “Ne tatlı konuşuyor.” “Kıza bak, ne kadar nazik.”
Nuri Dede’nin gözleri yine doldu. Bir masal, tam da söylediği gibi birinin kalbinde başlıyordu.
O gece, köyde tuhaf ama güzel bir şey oldu: Herkes evinden bir şey getirdi. Biri renkli kurdele, biri dantel parçası, biri küçük bir taç. Kadınlar kabak gelinin etrafına ince bir çember yaptılar; kabuğuna zarar vermeden, sepetin üstüne dantel örttüler. Çocuklar kâğıttan çiçekler yaptı. Muhtar bile kendi cebinden minicik bir nazar boncuğu çıkarıp bezin kenarına iliştirdi.
Ali ise kenarda durup utana utana Elif’e yaklaştı.
— Ben… şey… dalga geçtiğim için özür dilerim. dedi.
Elif başını kaldırdı.
— Özür dilemek cesaret ister. dedi. — Ama asıl cesaret, birinin kalbini kırmamak.
Ali başını eğdi.
— Haklısın.
Kabak Gelin, sanki bunları duymuş gibi ışıldadı.
— Teşekkür ederim. dedi. — Bir kalbi onarmak, en büyük düğündür.
Ertesi gün köyde “Kabak Gelin Şenliği” yapmaya karar verdiler. Ama bu, “gülmek için” değil, “anlamak için” bir şenlik olacaktı.
Meydana küçük bir sahne kuruldu. Sahnenin ortasında Kabak Gelin, dantel örtüsünün altında duruyordu. Elif yanında oturuyordu.
Muhtar konuştu:
— Bugün farklı olana saygı duymayı kutluyoruz!
Çocuklar alkışladı.
Zeynep sevinçle bağırdı:
— Yaşasın Kabak Gelin!
Kabak Gelin’in sesi, ilk kez neşeli çıktı:
— Ben de size bir şey söylemek istiyorum.
Kalabalık sustu.
— Ben kabaktan doğdum. Ama siz beni dinlediğinizde, içimdeki masal büyüdü. İnsanlar beni küçümseyince ışığım söndü. Ama anlayınca… yeniden parladım. Demek ki birinin değeri, dışıyla değil; ona nasıl baktığınızla ölçülüyor.
Elif Kabak Gelin’e baktı.
— Senin ışığın, bizim kalbimizde. dedi.
Kabak Gelin, bu sözle sanki biraz daha büyüdü. Herkes şaşırdı: Kabak gerçekten büyüyordu! Ama korkutucu değil, tatlı bir şekilde. Üstelik kabuğundaki duvak çizgileri daha belirgin oldu.
Hüsniye Teyze gözlerini sildi.
— Ben hayatımda ilk kez bir kabağa ağlıyorum. dedi.
Kalabalıktan gülüşmeler geldi ama bu kez alaycı değildi; sıcak ve samimiydi.
O akşam Elif, Kabak Gelin’i Nuri Dede’nin evine götürdü. Evde soba yanıyordu. Elif, Kabak Gelin’e bir yastık gibi yumuşak bir bez hazırladı.
Kabak Gelin fısıldadı:
— Elif… Ben gelin olmayı hayal etmiştim. Ama şimdi anlıyorum ki… benim asıl istediğim şey, sevildiğimi hissetmekmiş.
Elif gülümsedi.
— Sevgi bazen düğünden daha büyüktür. dedi.
Kabak Gelin’in sesi titredi:
— Peki ya ben bir gün… normal bir kabak gibi çürürsem?
Elif’in gözleri doldu ama sesi güçlüydü.
— O zaman da masalın bitmez. Çünkü senin masalın, bizde kalır. Ben seni anlatırım. Zeynep anlatır. Efe anlatır. Hatta Ali bile anlatır.
O an, Kabak Gelin’in kabuğundan minicik bir ışık tanesi çıktı. Bir ateş böceği gibi havada süzüldü ve Elif’in avucuna kondu.
— Bu… ne? diye fısıldadı Elif.
— Bu benim teşekkürüm. dedi Kabak Gelin. — Her ne zaman kendini yalnız hissedersen, o ışık sana “anlaşıldın” diyecek.
Elif, avucunu kalbine bastırdı.
— Ben de sana söz veriyorum. dedi. — Kimseyi, dışı farklı diye yalnız bırakmayacağım.
Kabak Gelin’in sesi artık çok huzurluydu:
— O zaman ben gerçekten gelin oldum.
— Nasıl yani? diye sordu Elif.
— Çünkü gelinlik, sadece duvak değildir. Gelinlik… yeni bir başlangıçtır. Benim başlangıcım da burada, sizin kalbinizde.
Sobanın ateşi çıtırdadı. Dışarıda rüzgâr yaprakları savurdu. Ama evin içinde sıcak bir şey vardı: Anlaşılmanın sıcaklığı.
Ve köyde herkes, o günden sonra bir şey öğrendi:
Farklı olan, masalın kendisiydi.
Bir kabak bile, sevildiğinde “Kabak Gelin” olurdu.